Birgo

AĞU
18
aşk Aşk
rüzgara asılmış
deniz kokulu bir gecedir belki
saçlarını tarayan bir deniz kızının
mehtabı öpen bakışlarında.
sahil boylarında sabah olurken

aşk
göğsüne sığındığımız
sımsıcak bir yürektir belki
soluğunu soluğumuza kardığımız
içimize sevgi taşıyan her bahar...
gecenin kollarında martılar uyurken

aşk
üç bin üç yüz altmış beş yıl
bir ipek böceği sabrı ile dut yaprağına
gökkuşağı rengi güzelliğinde
sevgi çiçeği dokumaktır.
ve yollara düşüp bir seher vakti
bakire bir sümbül kokusuyla yıkayıp tenini
bir kumru saflığıyla sevdiğine vermektir kalbini.
bir ırmağın nazlı akışında sabahı beklerken

Aşk
ay ışığında soyunan
karbeyaz bir kadının tenidir belki
belki bir ceylan yavrusudur yüreğimizde
yaslanıp uykulu gözlerine
öyle nazlı, öyle ürkek
dağ doruklarında gezdiren bakışlarını.
akşamın kollarında düşler kurarken

aşk
yıldızların gökyüzüne gülümsemesidir
altında her gece gelip geçtiğimiz
denizler dalgalanırken
ve kanatlanırken duygular martı uçuşlarında
konup bir tomurcuğun kızıl dudaklarına
gönlünün duasını adamaktır geceye
ılık bir düş vakti
şairler mehtabın gözlerine şiirler okurken

Aşk
ölümsüzlüğün adıdır belki
tutkulu yüreklerde..
damardaki kanın
Dudataki tadın
güneşe aya ve gökyüzüne ışıkla yazılan
kalplere hançerle kazılan
yaşamın kaynağı
sonsuzluğun en güzel hikayesidir AŞK

AĞU
14
Bu Kadar Sevebilir misin   ?   Bir otobüs duraginda karsilasmislardi ilk kez.... Biri tipta okuyordu, öbürü
mimarlikta. O ilk karsilasmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha
karsilasabilmek için, hep ayni saatte, ayni duraktan, ayni otobüse bindiler.
Gençtiler, çok genç... Birbirileriyle konusacak cesareti bulmalari biraz
zaman aldi ama sonunda basardilar. Ikisi de her sabah otobüse bindikleri
semtte oturmuyorlardi aslinda. Delikanli arkadasinda kaldigi için o duraktan
binmisti otobüse, kiz ise ablasinda.... Sirf birbirilerini görebilmek için,
her sabah erkenden evlerinden çikip, sehrin öbür ucundaki o duraga, onlarin
duragina geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra...
Okullarini bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu...
Bazen issiz,bazen parasiz kaldilar ama öylesine siki kenetlenmisti ki
yürekleri ve elleri hiçbir seyi umursamadilar. Ayin sonunu zor
getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarinda da
hep mutluydular. Zaman asimina ugrayan, aliskanliklara yenik düsen, banka
hesabinda para kalmadigi için yada tam tersine o hesabi daha da kabarik hale
getirmek uguruna bitip-tükeniveren sevgilerden degildi onlarinki...
Günler günleri, yillar yillari kovaladikça sevgileri de büyüdü, büyüdü...
Tek eksikleri çocuklarinin olmamasiydi. Zorlu bir tedavi sürecine ragmen
çocuk sahibi olmayinca, "bütün mutluluklarin bizim olmasini beklemek,
bencillik olur" diyerek devam ettiler hayatlarina. Çocuk yerine, sevgilerini
büyüttüler... "Senin için ölürüm" derdi kadin, simsiki sarilip adama ve
adam: "Hayir, ben senin için ölürüm" diye yanit verirdi hep...
Bazen eve geldiginde, aynanin üzerinde bir not görürdü kadin, "Bir tanem,
kütüphanenin ikinci rafina bak...." Kütüphanenin ikinci rafinda baska bir
not olurdu, "Mutfaktaki masanin üzerine bak ve seni çok sevdigimi sakin
unutma" Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notlari okuya
okuya kosturan kadin, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en
sevdigi çikolatalar, kimi zaman da pahali armaganlarla karsilasirdi..
Aldigi hediyenin ne oldugu önemli degildi zaten....
Hayat ne kadar hizli akarsa aksin, isleri ne kadar yogun olursa olsun hep
birbirlerine ayiracak zaman buluyorlardi bulmasina ama kirkli yaslarin
ortalarina geldiklerinde, daha az çalismaya karar verdiler. Adam, hastaneden
ayrildi ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye basladi. Kadin da mimarlik
bürosunu kapadi ve sadece özel projelerde görev aldi. Artik daha fazla
beraber olabiliyorlardi. Bir gün sahilde dolasirken, harap durumda bir ev
gördü kadin, üzerinde "satilik" levhasi asili olan. "Ne dersin, bu evi
alalim mi?" dedi adama. "Bu viraneyi yiktirir, harika bir
ev yapariz. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terasi olan, martilari
kahvaltiya davet edecegimiz bir deniz evi yapalim burayi..." "Sen istersin
de ben hiç hayir diyebilir miyim?" diye yanit verdi adam. "Amerika'daki tip
kongresinden döner dönmez ararim emlakçiyi... Kaç para olursa olsun, burasi
bizimdir artik...."
Sadece bir hafta ayri kalacaklarini bildikleri halde, ayrilmalari zor oldu
adam Amerika'ya giderken. Her gün, her saat konustular telefonla. Gözyaslari
içinde kucaklastilar havaalaninda. Fakat birkaç gün sonra, kocasinda bir
tuhaflik oldugunu fark etti kadin. Eskisi kadar mutlu görünmüyor,
konusmaktan kaçiniyordu. Onu neselendirmek için, sahildeki evi hatirlatti ve
çizdigi projeyi verdi kadin ama hiç beklemedigi bir cevap aldi: "Canim, o ev
bizim bütçemizi asiyor. Sen en iyisi o evi unut..."
Mutsuzluk, mutlulugun tadina alismis insanlara daha da aci, daha da çekilmez
gelir. Kadin, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için
yalvardi adama, "Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat" diye dil
döktü bos yere... Yillardir sevdigi adam, duyarsiz ve sevgisiz biriyle yer
degistirmisti sanki. Ona ulasmaya çalistikça, beton duvarlara çarpiyordu
kadin, her çarpmada daha fazla kaniyordu yüregi...
Bir gün, çocuklugunun, gençliginin ve bütün hayatinin birlikte geçtigi
arkadasina dert yanarken, "Artik dayanamiyorum, sana söylemek zorundayim"
diye sözünü kesti arkadasi. "O, seni aldatiyor. Is yerimin tam karsisindaki
restoranda genç bir kadinla yemek yiyiyor her öglen. Sonra sarmas dolas
biniyorlar arabaya...."
"Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanlari" diye bagirdi kadin. Onca
yillik arkadasini, kendisini kiskanmakla suçladi.... Ertesi gün, ögle vakti
o restoranin hemen karsisinda bir köseye sindi sessizce ve peri masallarinin
sadece masal oldugunu anladi... Kocasinin eskiden ayni hastanede çalistigi
genç çocuk doktorunu tanidi hemen. Bazen evlerinde agirladiklari kadina
nasil sarildigini gördü adamin...
Aksam kocasi eve gelir gelmez, bazen bagirip, bazen aglayarak, bazen ona
simsiki sarilip bazen de yumruklayarak haykirdi suratina her seyi. Inkar
etmedi adam. Zamanla duygularin degisebildigi, insanlarin orta yasa
geldiklerinde farklilik aradigi gibi bir seyler geveledi agzinda ve bavulunu
alip gitti evden. Kapidan çikarken, "son bir kez kucaklamak isterim seni"
diyecek oldu ama kadin, "defol" dedi nefretle...
Ilk celsede bosandilar... Modern bir ask hikayesinin böyle son bulmasina
kimse inanamadi. Arkadaslarinin destegiyle ayakta kalmaya çalisti kadin.
Adamin, sevgilisiyle birlikte Amerika'ya yerlestigini ögrendi. Bazen yalniz
kaldiginda, onu hala sevdigini hissedince, aglama nöbetleri geçiriyor, askin
yerini, en az onun kadar yogun bir duygu olan nefretin almasi için dua
ediyordu.
Aradan bir yil geçti... Her seyin ilaci oldugu söylenen zaman bile,
kadinin derdine çare olamamisti. Bir sabah, israrla çalan zilin sesiyle
uyandi. Kapiyi açtiginda, karsisinda o kadini gördü. "Sen, buraya ne yüzle
geliyorsun" diye bagirmak istedi ama sesi çikmadi. "Lütfen, içeri girmeme
izin ver, mutlaka konusmamiz gerekiyor" dedi genç kadin. Kanepeye ilisti ve
zor duyulan bir sesle konusmaya basladi: "Hiçbir sey göründügü gibi degil
aslinda. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yil
Amerika'daki kongre sirasinda ögrendi hastaligini ve yaklasik bir senelik
ömrü kaldigini. Buna dayanamayacagini, hep söyledigin gibi onunla birlikte
ölmek isteyecegini biliyordu. Seni kendinden uzaklastirmak için, benden
sevgilisi rolünü oynamami istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte
Amerika'ya yerlestigimiz yalanini yaydi. Oysa ilk karsilastiginiz otobüs
duraginin karsisinda bir ev tutmustu. Tedavi görüyor ve kurtulacagina
inaniyordu ama olmadi. Gece fenalasmis, bakicisi beni aradi, son anda
yetistim. Sana bu kutuyu vermemi istedi..." Gözlerinden akan yaslari
durduramayacagini biliyordu kadin. Hemen oracikta ölmek istiyordu. Eline
tutusturulan kutuyu açmayi neden sonra akil edebildi. Itinayla katlanmis bir
sürü kagit duruyordu kutuda. Ilk kagitta, "Lütfen bütün notlari sirayla oku
bir tanem" diyordu... Sirayla okudu; "Seni çok sevdim", "Seni sevmekten hiç
vazgeçmedim", "Senin için ölürüm derdin hep, dogru
söyledigini bilirdim." "Fakat benim için ölmeni istemedim" "Simdi bana söz
vermeni istiyorum." "Benim için yasayacaksin, anlastik mi?" son kagidi eline
alirken, kutuda bir anahtar oldugunu gördü kadin... Ve son kagitta sunlar
yaziliydi:
"Sahildeki evimizi senin çizdigin projeye göre yaptirdim. Kocaman terasta
martilarla kahvalti ederken, ben hep seni izliyor olacagim......"
AĞU
14
Yasaklı bir meleğim ben...Yasak yanlarım kırıyor kanatlarımı...

 

 
Yasaklı bir meleğim ben...Yasak yanlarım kırıyor kanatlarımı...Uçmak istiyorum sana. Kanatlarım umutlarım benim. Yolculuğum sana, aşka. Kanıyorum. Sağaltmaya çalışıyorum yaralarımı gözlerinden içtiğim duygu şurubuyla...Olmuyor aşkım. Yasaklıyım ben. Dudaklarım uzansa da şifaya, yasaklar dikiliyor karşıma...Öpüştüğüm hayalinle kalıyorum başbaşa...Kanat çırpamam ben özgürlüğe, bir halkayla bağlanmışım kurallara...Üç oda bir salon ahlak anlayışlarıyla çevrili koca bir boşluk benim dünyam... Kırık benim kanatlarım...

Hayallerim bile çevrili tel örgülerle. Çırpınıyorum boğulduğum çaresizlik denizinde. Sanki bir kulaç atsam, atabilsem, kurtuluşum olacak. Sesine sarılıyorum, “gel” diyen sesine...Dokunamıyorum sözcüklerine. Bir yakalayabilsem gözyaşlarını, kağıttan bir kayık yapıp ulaşacağım gözlerine... Yakamozlar dost zannediyorum hayallerime. Ay kaçıp gidiyor ışıklarını çalarak denizimden...
Aşk sihirli bir elbise...İki kişinin bir olup içine girebileceği. Özel bir kumaş, özel bir kesim. İkimiz tam geliyoruz o elbisenin içine. Senin üzerine tam oturdu ama ben deneyemem tekrar. Öncem var benim. Geçmişim...Senden önce bir kez daha giydim o elbiseyi...Şimdi dar geliyor, sığamıyorum bir zamanlar tutkuyla girdiğim elbiseme...Ne yazık ki çıkamıyorum içinden. Biliyorum bir yerde, senin yüreğinle kapladığın o yumuşacık yerde olmalıyım. Ben o kumaşa aitim. Ama olmuyor. Yasaklıyım...
Kaçamak saatlerim var ancak sana adayabildiğim...Akreple yelkovan “senli” saatlerde dost bana. Bazen düşünüyorum da yalnızca o bir saati yaşayabilmek için yaşıyorum onlarca saati. Beni ayakta tutan o yasaklarla çevrili zaman dilimi...Nefes alabildiğim, hissedebildiğim...Rüyaların dokunulabilir olduğu zamanlar...
Geride seni, geride beni yasaklı melek yapanı bıraktığım zamanlar adımlarım şaşırıyor. Çarpıyorum beceriksizce sağa sola. Yalpalaya yalpalaya...İleri atılan adımlarım aslında geriye gidiyor. Ve bunu benden başka kimse bilmiyor...Sen bile. Paramparça olup tastamam görünebilmeyi başarıyorum.Bölünüp binlerce acıya, bütünmüş gibi dimdik ayakta durabiliyorum...
Sessizliğim en deli haykırışım. Kendimle konuşup ucu sivri dikenlerimi kendime batırıyorum. Bendeki sensizliği anlatmak, sendeki bensizliği anlamak kadar güç...
Sen benim eksiğim, eksik yanımsın...Yarım kalmışlığımsın. Bazen kocaman bir gülümseme izin ister yayılmak için yüzümde, veririm o izni ve beklerim. Eksik kalır gülümseyişim. Onu tamam kılacak ruh eşim yoktur. Kaçamak saatlerde beklemektedir beni...Gözlerimin inci taneleri izin istemez, onlar bir parçasıdır yüzümün. Ne çare onlar da hep yarım...Uzanıp onları dokunuşuyla anlamlı kılacak parmaklarını bekler tamamlanmak için...Kaçamak saatleri bekler tıpkı gülüşlerim gibi...
Geride bırakamadığım, yarınıma katamadığımsın. Kazanamadığım, yenilgileri zafer, zaferleri yenilgi kılan savaşımsın...
Sen yasaklım  yasaklarınla anlamlı öbür yanımsın...Sen canımsın...



Arşiv
Anasayfa Birgo Nedir? Nasıl Birgo'larım? Kullanıcı Sözleşmesi Blog Yardım Bize Ulaşın