Birgo

EKM
24
Cinselliğin İfade Edilmesi

Cinselliğin İfade Edilmesi
  Güdüler vücudun ihtiyaçlarını karşılamak için insanı harekete geçiren bir iç enerji olarak beden ve ruhsal bütünlüğün korunması açısından oldukça önemlidirler.

Cinsellik güdüsü de (libido) aynen diğer güdüler gibi her normal kadın ve her normal erkekte vardır ve normal şartlarda karşı cinse yönlenmiştir.

Güdülerin yönlendirdiği davranışların ifade bulması, yani belli bir güdünün "doyurulması" için izlenen yol bireyden bireye farklı olabilir. Bu farklılığı yaratan, öncelikle bireyin üst benliğinin belli bir davranışa geçmeden önce o davranışın uygun olup olmadığını denetlemede izlediği yoldur. Sosyal davranışlarımızı yönlendiren üst benlik, açlık hissi ortaya çıktığında bu arada başka bir konuyla ilgileniyorsak, bizi direkt yemek yeme davranışına yönlendirmek yerine, bu davranışı uygun olan bir zamanda gerçekleştirebilmemiz için açlık giderme davranışımızı belli bir süre ertelememizi sağlar.

Benzer bir şekilde cinsellik güdüsü de, direkt cinsel davranışa yönlenmek yerine, üst benlik tarafından çok sıkı bir şekilde denetlenerek belli bir süre ertelenir. Üst benlik cinsellik davranışını ertelemede o kadar etkin olabilir ki, ihtiyaç çok belirgin bir şekilde ortaya çıksa dahi, bu güdünün doyurulması etkin bir şekilde engellenebilir.

Özellikle cinselliğin "ayıp" olarak değerlendirildiği aile veya toplumlarda üst benlik bu konuda katı bir tutumla ihtiyacı bastırarak kişinin bilincinde bu ihtiyacı duymasını bile tümüyle engelleyebilir. Ancak böyle bir durumda ihtiyaç bilinç altında devam eder.

Yukarıdaki açıklamalardan çıkarılması gereken özet, cinselliğin ifade edilmesinde her bireyin ailesinden ve yakın çevresinden öğrendiği davranışların çok etkili olduğudur. Cinsellik karşı cinsten iki birey arasında yaşanan çok özel bir iletişim şeklidir ve normal bir birey kendi kişiliğince uygun kabul ettiği şartlar ortaya çıkana kadar bu güdünün doyurulmasını erteleyebilir.

Cinsellik güdüsünün dozajı

Cinsellik güdüsü yani duyulan cinsel arzunun "dozajı" veya şiddeti her bireyde farklıdır. Hatta bir birey belli bir zaman dilimi içerisinde geçici olarak cinsel arzusunda azalma veya artma hissedebilir.

Artmış cinsel arzu

Bazı bireyler çok fazla cinsel arzu duyduklarını hissederler ve bunun normal olmadığını düşünürler. "Aşırı cinsel arzu" olarak tanımlanan, çoğu durumda yapısal bir özelliktir ve bireyde baştan beri vardır. Bazı insanlar yapısal olarak cinselliğe daha "düşkündürler".

Bazen bir birey hayatının belli bir döneminde diğer dönemlerine göre daha fazla cinsel arzu duyduğunun farkına varabilir.
Cinsel arzunun anormal bir şekilde yüksek olduğunun belirleyicisi, bu arzunun veya bu arzudan doğan cinsel davranışın insani çok fazla meşgul etmesi ve günlük yaşantısını olumsuz etkilemesidir. Bu tanımın dışında kalan "yüksek dozlu cinsel arzu" anormal kabul edilmez.

Azalmış cinsel arzu

Bazı bireyler de yukarıdakinin aksine cinsel yönden fazla arzulu olmadıklarını düşünürler. "Fazla cinsel arzu duymamak" da çoğu durumda yapısal bir özelliktir ve birey baştan beri böyledir. Bazı insanlar yapısal olarak cinselliğe daha az "düşkündürler".

Bazen bir birey hayatının belli bir döneminde diğer dönemlerine göre daha az cinsel arzu duyduğunun farkına varabilir.

Cinsel arzunun anormal bir şekilde düşük olduğunun belirleyicisi, bu arzu azalmasının kişiyi rahatsız etmesi veya kişinin eşiyle olan ilişkilerini olumsuz etkilemesidir. Bu tanımın dışında kalan "azalmış cinsel arzu" anormal kabul edilmez

Cinsel arzuyu etkileyen faktörler

  • Kişisel özellikler

    Bir önceki konuda belirtildiği gibi hem erkeklerin hem de kadınların cinselliğe olan ilgileri değişkendir. Bazı kadınlar diğerlerinden daha "isteksiz", bazıları ise "çok aşırı istekli" görünebilir.
    Bazı kadınların cinselliğe olan ilgileri yüksek olmasına rağmen cinsel ilişkiye olan ilgileri daha zayıf olabilir. Bu kadınlar cinsel ilişkiden daha çok yakın temasa ve dokunulmaya önem verirler. Mastürbasyon da kadınların sıklıkla uyguladığı bir cinsellik ifadesi olup kadının cinsel ilişkiye olan ilgisinden tümüyle bağımsız bir olaydır.
     

  • Yaş

    Yaşlandıkça cinsellik arzusu ve cinsel ilişki sıklığı azalmakla birlikte kadınlar tüm hayatları boyunca cinselliğe olan ilgilerini ve cinsellikten aldıkları zevki sürdürürler.

    Yaşlanmayla birlikte ortaya çıkan anatomik değişiklikler (vajinanın kısalması, daralması, duvarlarının incelmesi, elastikiyetinin azalması, dış genital bölgeler ve klitorisin duyarlılığının azalması gibi özellikler) nedeniyle vulva ve vajina daha duyarlı hale gelir. Ek olarak vajinada ve idrar yollarında daha sık enfeksiyon ortaya çıkar. Tüm bu etkenler kadında cinsel ilişki esnasında ağrı nedeni olabilirler. İlişki esnasında ağrı duyulması kadının cinsellikten "soğumasıyla" sonuçlanabilir. Düzenli olarak ilişkiye devam eden kadınlarda bu olumsuz değişikliklerin daha ender görüldüğü belirlenmiştir.

    Cinsellikle ilgili çalışmalarıyla tanınan Masters ve Johnson yaptıkları çalışmalarda 20-50 yaş arasında kadın ve erkeklerin haftada ortalama 2-4 kez ilişkide bulunduklarını, 50 yaştan sonra bu sıklıkta hafif azalma olduğunu ancak hem erkek hem de kadında cinselliğe ilginin ömür boyu devam ettiğini göstermişlerdir.

    Gençliğinde cinsel yönden diğerlerine göre daha istekli ve aktif olan kadınların menopoz döneminde de diğerlerinden daha bariz olarak aktif oldukları da diğer bir gerçektir.

    Yaş asla önyargılı bir şekilde cinselliği azaltan bir etken olarak görülmemelidir. Menopoz döneminde ve hatta en ileri yaşlara kadar "kendisine bakmayı" bilen ve düzenli doktor kontrollerine giden kadın eşiyle uyumlu bir cinsel yaşamı ömür boyu sürdürebilir.
     

  • İlaç kullanımı

    Çok çeşitli ilaçlar (yüksek tansiyon tedavisinde kullanılan ilaçlar, depresyon tedavisinde kullanılan ilaçlar, sakinleştiriciler gibi) cinsel arzu ve diğer cinsel işlevler üzerinde olumsuz etkiler yapabilirler. Böyle durumlarda ilacın değiştirilmesi veya doz ayarlaması gerekebilir.
     

  • Hastalıklar

    Jinekolojik sorunlar (gebe kalamama, düzensiz kanama gibi) veya dahili hastalıklar (tansiyon yüksekliği, nörolojik hastalık, kanser gibi) ve diğer çok sayıda hastalık cinselliği olumsuz yönde etkileyebilir. Etkili bir şekilde tedavi edildiklerinde genellikle cinsellik eski haline geri döner.
     

  • Geçirilmiş ameliyatlar

    Rahimin herhangi bir nedenle ameliyatla çıkarılmış olması sonrasında geçici olarak cinsel arzuda ve diğer cinsel işlevlerde azalma olabilir. Yine rahimle beraber yumurtalıkların çıkarılmış olması östrojen hormonunun azalmasına bağlı direkt olarak veya hormon azalmasının genital dokular üzerindeki geriletici etkilerine bağlı olarak cinselliği olumsuz etkileyebilir

    Rahimin alınmış olmasının cinselliği kalıcı olarak olumsuz etkilediğine dair bir bilimsel veri mevcut değildir. Yumurtalıkların alınması sonrasında östrojen hormonu tedavisi yapıldığında cinselliğin etkili bir şekilde sürdürülmesi mümkün olabilmektedir.
     

  • Gebe Kalma Korkusu

    Genç bir kadın özellikle evlilik öncesi dönemde gebe kalma riskinin verdiği endişeyle cinselliğini uygun bir şekilde yaşayamayabilir. Etkili bir doğum kontrol yöntemi kullanmak bu endişenin ortadan kalkmasını sağlayabilir.
     

  • Cinsel yolla bulaşan hastalık edinme korkusu

    Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıklardan birine yakalanma korkusu özellikle çok sayıda cinsel eşi olan veya çok sayıda cinsel eşi olan bir erkekle beraber olan bir kadında yerli bir korku olmalıdır. Bu tür hastalıkların genital sistemde ve hatta tüm vücutta yaratabilecekleri muhtemel hasarları önlemek için her kadının bu hastalıklardan korunmak için gerekli önlemleri alması önemlidir.

    Cinsellik
     Cinsellik, cinsel istek esas olarak bir içgüdü olup diğer içgüdüler gibi merkezi sinir sisteminde Limbik sistem tarafından yönlendirilmektedir.
     
     Kaplan'a göre, cinsel içgüdü çift yönlü bir mekanizmaya sahiptir. Örneğin, güvenilir ve rahat bir ortam ile uygun cinsel stimulus ( çekici bir cinsel partner, duygusal bir ortam, fiziksel temas, hoş müzik, v.s. ) bir kadında cinsel isteği uyarırken, tersi bir ortam ya da uygun olmayan bir partner, tam tersine cinsel isteğini etkileyebilmektedir. Cinsel istek, yaşam zorlukları, ilişki de çatışmalar, ekonomik güçlükler, iş koşulları ve evlenme, boşanma, çocuk sahibi olma, sevilen bir yakının kaybı gibi ciddi yaşam değişikliklerinden zaman içerisinde olumsuz olarak etkilenebilmektedir.
     
     Normal nedir ?
     
     Pek çok insan " normal " in ne olduğu sorusuyla ilgilenir ve ortalamaya uymayan davranışı hatalı kabul eder.
     
     Bireyin karşı cinsten biriyle ya da bir el çantası ile uyarılıyor olması bir cinsel koşullandırma sonucudur. Her durumda " ortalama " davranış ve " ortalama " ahlaki değerler herkes için geçerli olmayabilir. Daha yalnızca 50 yıl önce pek çok kişi mastürbasyonun hem zararlı hem de günah olduğuna inanmaktaydı. Bugün ise çok sayıda insan bunun zevk verici ve normal olduğuna inanmaktadır.
     
     Cinsellik öylesine bireysel bir konudur ki, iki kişi kalıcı bir ilişki için bir araya geldiklerinde tercihlerinde ve davranışlarında önemli farklılıklar olabilmesi şaşırtıcı değildir. Evlendikten sonra ya da tesadüfen keşfedilir. Transvestiler ve fetişistler genellikle böyle ortaya çıkar ve bu durum ağır incinmelere ve öfkeye yol açabilir. Örneğin bazı kadınlar partnerlerinin dolaplarında bir jartiyer bulup onunla ilgili başka bir kadın düşündüklerini bildirmişlerdir. İlişkinin başında küçük farklılıklar giderilebilir, ancak partnerlerden biri diğeri için önemli olan cinsel eylemle katılmak istemediği zaman öfkelenme ve çatışmalar ortaya çıkar. Bu durumda çiftin birbirinden uzaklaşması, kendilerine ait ve genellikle yalnız cinsel dünyalarına dönmesi gibi üzücü sonuçlar ortaya çıkabilir. Seks terapistlerinin çiftleri cinsel eylemlerini ve fantezilerini paylaşmaya ikna edebilmeleri için çok zaman harcamaları gerekebilir.
     
     Uygulamada, bir birlikteliği sürdürmek amacıyla işbirliği yapan çiftler cinsellikleri konusunda da işbirliği yapabilirler. Modası geçmiş ölçütlerin katı bir şekilde uygulanmasının yol açtığı sorunlarda, davranış kalıplarının nesilden nesile değiştiği hatırlanmalıdır.
     
     Gelecekte neyin "normal" olarak kabul edileceğini görmek ilginç olabilir. AIDS yayılmaya devam ettikçe, monogami (tekeşlilik) ve mastürbasyon önem kazanacak gibi görünmektedir. Batı toplumu partnerin onuru, özgürlüğü, sağlığı zedelenmedikçe kişinin hoşlandığı davranışlarda bulunma hakkına sahip olması gerektiğini savunarak bir cinsel özgürlük çağında yaşamaktadır.
     
     Bir başka seçenek, sekse hayır demek. Cinsel eğilimleri olmayan insanlar nadirdir, ancak kişinin kendi seçimiyse cinselliğin yaşanmadığı bir durumun mutlu bir seçenek olmadığını ileri sürmek için bir neden yoktur.
     
     Cinsellikle ilgili araştırmalar
     
     1938 - 1852 yılları arasında ilk cinsel davranış biçimleri ile ilgili araştırmalar yapan Kinsey ve arkadaşları, istatistiklerini yayınladıklarında bilim dünyasında ve toplumda büyük yankı uyandırdılar. O güne kadar hiçbir sistematik ve kapsamlı yayın yoktu ve tabuların arkasında " Bilinmeyen " olarak kalan " Cinsellik ", ilk kez sosyolojik bir boyut kazanarak bilimsel ölçütler içinde araştırılabilir ve en önemlisi incelenebilir duruma dönüşüyordu.
     
     1954 yılında Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde başlatılan, "İnsandaki cinsel tepkinin anatomisi ve fizyolojisi" W.H.Masters ve V.E.Johnson tarafından 10 yılda tamamlanan araştırma 1966'da "İnsanda Cinsel Davranış" adlı bir kitapta yayınlandı. Bugünkü cinsellik ve fizyolojisi ile ilgili bilimsel bilgilerin temelin bu çalışmalar oluşturulmuştur.
     
     Masters ve Johnson, insan cinselliğini ilk kez laboratuar ortamında incelemişler, yüzlerce gönüllü kadın ve erkek üzerinde, deneklerin cinsel uyaranlara verdikleri yanıtları doğrudan gözlemişlerdir.
     
     Son 20 yılda gelişen teknoloji, kadın erkek cinsel davranışının fizyolojisini, merkezi sinir sistemi, endokrin (hormonal) sistem ile, nörokimyasal, nörofizyolojik ve psikolojik süreçlerin karşılıklı etkileşimi ile karakterize olmuş, kompleks bir davranış örüntüsü olduğunu ortaya koymuştur. Sağlıklı ve doyumlu bir cinsel yaşam ancak bu süreçlerin tümünün tam olarak işlev görmesi ile oluşabilir.

     

     
    Aşk Nedir?
     Aşkın yüzyıllardan beri tanımı yapılmaya çalışılır. Yalnız yazarlar, şairler, bilim adamları değil, belki her yeni aşık çift de kendilerince yeni bir tanım getirmeye çalışırlar. Bu , aşkın herkes için aynı olmadığını, zamana ve kişilere göre değişen bir duygu olduğunu gösterir. Ama yine de aşkın değişmeyen, evrensel bir yönü de vardır. Bu, iki insan arasında derin ve kalıcı bir ilişkinin kurulmasıdır.
     
     Hayatının şu ya da bu döneminde herkesin tatmış olduğu bir duygudur bu: iki insan bakışırlar ve birbirlerine çekildiklerini hissederler. Aşk, rastlantısal ve karşı konulmazdır. Aşık olan insan, aşık olmaya karar verdiği için yapmaz bunu; hatta başlangıçta çok derin bir ilişkiye bile girmeyi beklemiyordur . Aşk, planlanmamış, irade dışı gelişen bir duygusal harekettir. Eski mitolojiye göre, aşık olmak insanın bilincini, iradesini ve yargılama yetisini askıya alır: aşk tanrısı okunu atar ve insan iflah olmaz bir sevdaya düşer.Hemen bütün toplumlarda, daha çok küçük yaşlarda çocuklara insan yaşamının bir amacının da evlenmek, sevmek ve sevilmek olduğu öğretilir. Çevrelerinde herkes evlilikten, büyük aşklardan, erkek-kadın ilişkilerinden söz etmektedir. Ergenlik çağına geldiklerinde çocukların kafaları aşk ve sevgi hakkında bir yığın basmakalıp düşünceyle dolmuştur bile. İlk gençlik çağının ateşiyle, daha aşık olmadan aşk hakkında düşünmeye başlarlar. Bir çok genç, karşılaştıkları vakit "gerçek aşkı" tanıyıp tanıyamayacaklarını merak ederler. Oysa böyle bir merak yersizdir, çünkü herkes kendi başına geldiğinde böylesine benzersiz bir duyguyu hemen ayırt edebilecektir. Bununla birlikte, aşkın hedefini bulamadığı da olur: insan şiddetli bir aşık olma arzusu taşıdığı, içini yakıcı bir sevda duygusu kapladığı halde bir türlü uygun bir sevgili bulamaz. Hiç bir eş adayı, karşı cinsten hiç bir kimse, içindeki kavurucu duyguya denk düşmemektedir. Bu durumdaki insanlar çoğu zaman aşkı idealleştirirler; ideal bir sevgili peşinde koştukları için, gerçekle bir türlü uzlaşamazlar.
     
     Ünlü filozof Eflatun'un "Şölen" adlı yapıtında şöyle bir efsane yer alır: insanlar başlangıçta küre biçiminde yaratıklardır ve öylesine becerikli, zeki, enerjik ve yaşam doludurlar ki, tanrılar kendilerini tehdit altında hissederler. Bu tehlikeden korunmak için bu küre biçimindeki insanları ortadan ikiye bölerler; insanın başlangıçtaki bütünlüğü kaybolur, biri dişi biri erkek olmak üzere iki tane yarım varlık çıkar ortaya. Bundan böyle bu yaratıklar hep yeniden bütünleşmeye, dişi ile erkeği birleştirmeğe çabalarlar; ve bütün enerjilerini de bu bütünleşme çabasında harcayıp tükettiklerinden ötürü de tanrılar için bir tehlike oluşturmaktan çıkarlar.
     
     Bu , aşkla ilgili iki doğruyu dile getirmektedir: birincisi, aşkın insanlara bir bütünlük kazandırdığıdır. Aşk, insanları yarımlıktan kurtarırken, onlara yalnızken sahip olamayacakları bir sınırsızlık ve tamamlanmışlık duygusu vermektedir. Ama aynı zamanda, bu bütünleşme insanların kendilerini harcamalarına tükenmelerine mal olmaktadır. Aşık olan insanlar her türlü ihtiyatı elden bıraktıkları, serveti ve başka alanlardaki başarıları bir yana ittikleri için sonuçta mutlaka zararlı çıkmaktadırlar.
     
     Kuşkusuz, bütün geleneksel öyküler gibi bunun da anlattıkları da mutlak olarak kabul edilemez. Büyük aşklar yaşadıkları halde yaşamlarının diğer alanlarında da verimli olabilmiş kişiler olduğu gibi, sırf aşksız kalmaktan ötürü kısırlığa ve başarısızlığa mahkum olmuş kişiler de vardır. Belki söylenebilecek tek şey, aşkın öyle hafif ve iz bırakmadan geçen bir deney olmadığı, sevdaya düşen kişinin her türlü sonuca katlanmak zorunda olduğudur.

Cinsel Çekicilik
 Çeşitli araştırmalar, her türden duygusal uyarımın, cinsel çekime ve aşka yol açabildiğini göstermiştir. Birlikte coşkulu, eğlenceli, tehlikeli ya da ürkütücü deneyler yaşayan insanların sonunda birbirlerine çekildikleri ya da aşık oldukları sık sık rastlanan bir gelişmedir. Savaş veya tatil gibi "normal"in dışında sayılan dönemlerde insanların daha romantik ve tutkulu ilişkilere girmesinin nedeni budur. Ancak bu ilişkiler genellikle uzun ömürlü olmaz. Büyük olasılıkla, kişilerin bir takım duygulanmaları, yanlışlıkla aşka atfetmeleri bu ömürsüzlüğe yol açmaktadır. Belirli bir duygu yaşandığında iki türlü uyarım söz konusu olur; Birisi fizyolojiktir, diğeri ise bu uyarımın zihinsel olarak örneğin korkuya, öfkeye veya aşka atfedilmesidir. "Aşkın atıf kuramı" olarak adlandırılan bu açıklamaya göre, birçok insan bu yanılgıya düşebilir. Örneğin, karşı cinsten biriyle karşılaştığında fizyolojik olarak çokça coşkulanan bir kimsenin bu duygulanımı yanlışlıkla "aşk" olarak tanımlaması pek mümkündür.
 
 Cinsel çekim ve aşk birbirlerinden ayrı şeyler olmakla birlikte karşı cinsten iki insanın birbirlerini tanımak için bir arzu duymalarında cinsel çekimin oynadığı rol açıktır. Yanlış bir kanı uyandırmamak için çekicilik kavramını hemen tanımlamak gerekir. Bir çok insan bunun daha çok fıziksel olduğu yolunda, gerçeğe dayanmayan bir düşünceye sahiptir. İlk cazibenin, genellikle görme duygusuyla algılanması bu yanılgının temel kaynağıdır. Evet, çoğunlukla iki insan arasındaki cinsel çekim başlangıçta görsel olur. Süslenmeye ve giyime verilen bunca önemin başlıca nedenleri bu görsellik boyutunda yatmaktadır. Ellen Berscheid'in yaptığı araştırmalar, insanların genellikle cinsel çekicilikleri kendilerine yakın olan kimselere ilgi duyduğunu, onlara çekildiğini ortaya koymuştur. Berscheid, incelediği gruptaki insanlara, karşı cinsten kişilere ait resimler gösterip hangileriyle tanışmak istediklerini sormuştur. Öyle pek güzel olmayanlardan yalnızca bir veya ikisi, bariz güzel olan kişilerin resmini seçmiştir. Büyük çoğunluk ise reddedilmek veya başaramamak korkusu ve kendileriyle aynı düzeyde çekiciliği olan biriyle daha rahat olacakları düşüncesiyle bundan kaçınmıştır. Denenen grup içindeki insanlar, seçim yaparken akılcı ve pratik kaygılarla hareket etmeyi tercih etmişlerdir.
 
 Her şeye rağmen cazibenin kalıcılığı, yani sürekliliği açısından belirleyici olan, görsellikten sonra gelen aşamadır. Karşılıklı konuşmayla birbirlerini tanımaya adım atan insanların ilk andaki çekilimlerinin devamı, bu evrede aldıkları bilgilerle sınanacaktır. Aslında bir takım araştırmalar, kadın ve erkek arasında cinsel çekim açısından bazı farklılıklar bulunduğunu ortaya koymuştur. Kadınların genellikle fiziksel görünüme erkeklerden daha az önem verdiği, bunun aksine yakınlık, içtenlik ve hoşsohbetlik gibi nitelikleri aradıkları belirlenmiştir. Eğilimlerinin bu yönde olduğu araştırmalarla doğrulandığı halde kadınların en fazla önem verdiği özelliklerin sıralaması pek kesin değildir. Kaliforniya Üniversitesi öğrencileri arasında yapılan bir araştırma, erkeklerin kadınlarda en fazla aradığı dört niteliğin sırasıyla; fiziksel çekicilik, erotizm, sevecenlik ve hoşsohbetlik olduğunu, kadınlarınsa en fazla başarı, liderlik ve mesleksel ve ekonomik başarı aradıklarını ortaya çıkarmıştır. Ele alınan gruptaki kadınların yüksek öğrenimli ve genç olmaları, karakterden çok başarı faktörüne ağırlık vermelerine yol açmıştır. Oysa daha yaşlı ve güvenli kadınlar için kişilik her şeyden önde gelmektedir. Ancak ne olursa olsun, kadınların niteliksel özelliklere önem verdiği ve dış görünümden erkekler kadar etkilenmediği genel bir kuraldır.
 
 Erkekle kadın arasındaki bu farklılık büyük ölçüde toplumsal değer ve normlarca belirlenmektedir. Aile eğitimiyle başlayan farklı yönlendirilme, çeşitli iletişim araçlarıyla, tüketim malları ve reklamlarla pekiştirilmektedir. Zaman zaman "sansasyonel basın"da çıkan ve örneğin Avrupalı kadınların esmer bıyıklı Türk erkeklerinden ne kadar hoşlandığını ilan eden haberlerde başka bir örnek oluşturur. Yani, her iki cinsin de beğenmesi "gereken" tipler önceden çizilip benimsetilmektedir.
 Psikologlar da cinsel çekime ilişkin genel kuralları tespit etmeye girişerek, zaten bilinen bir çok noktayı yeniden doğrulamışlardır: beğeniler çeşitli kişisel özelliklere göre belirlendiği halde, her cinsin üyelerine, karşı cinste neyin çekici olduğuna ilişkin yaygın bir görüş birliği bulunmaktadır. Bu alanda yapılan araştırmalar daha çok fiziksel nitelikler üzerinde durmakla beraber kişilik özelliklerinin önemli rolü olduğu yönündedir.
 
 Toplumumuzda erkekler, henüz çok küçük yaşlardan itibaren kadının belirli özellikleri karşısında coşkulanmaya koşullanırlar. Bunlar, haliyle göğüsler, ince bel ve geniş kalçalarla yumuşak ve tüysü ten gibi en belirgin olan dişi özellikleridir. İllinois Üniversitesi'nin psikoloji bölümünce yürütülen bir araştırma, erkeklerin bu anatomik özellikler arasında da farklı tercihleri olmaktan öte, beğenilen özelliğin büyük ya da küçük olmasına göre de ayrıldıklarını göstermiştir. Aynı zamanda farklı tercihlerin belirli erkek karakterleriyle bağlantılı olduğu ortaya çıkmıştır. Örneğin, iri göğüslü kadınların daha çok dışa dönük, sportmen, sigara tiryakisi ve çapkın olan erkeklerin hoşuna gittiği anlaşılmıştır.
 Kadının yüz hatları arasında da erkeğe en çekici gelenleri, erkeğin yüz hatlarından en belirgin şekilde ayrılanlardır. Bunların başında kadının dolgun dudakları, yumuşak teni, tüysüzlüğü ve ince kaşları gelir. İşte kozmetik sanayinin temel çıkış noktalarından biri de bu özellikleri vurgulamaktır. Büyük gözler de kadın için bir çekicilik unsurudur. İlginç bir araştırmada erkeklere aynı kadının iki fotoğrafı gösterilmiş ve birini seçmeleri istenmiştir. Büyük çoğunluğun seçtiği resmin, diğerinden tek farkı kadının göz bebeklerinin biraz büyütülmüş olmasıdır. Gözbebeklerinin insanın baktığı şeyden coşkulandığı zaman büyüdüğü anımsanacak olursa, erkeklerin tercihinde şaşılacak bir yan olmadığı da anlaşılır.Büyük çoğunluk ise reddedilmek veya başaramamak korkusu ve kendileriyle aynı düzeyde çekiciliği olan biriyle daha rahat olacakları düşüncesiyle bundan kaçınmıştır. Denenen grup içindeki insanlar, seçim yaparken akılcı ve pratik kaygılarla hareket etmeyi tercih etmişlerdir.

Ön Sevişme
 Cinsellik, yaşamın keyifli ve önemli bir bölümü... Cinsel dürtülerimiz, doğrudan veya dolaylı olarak, birçok seçimimizde etkili olur. Dürtülerimiz ve seçimlerimiz sonucunda ortaya çıkan cinsel davranışlarımız, çok geniş bir yelpaze oluşturur. Cinsel ilgi duyduğumuz birine hafif bir dokunuşun, bazen aynı mekânda bulunmanın ya da telefonla konuşmanın bile, cinsel uyarı ve doyuma yönelik yönleri vardır. Cinsel davranış yelpazemizin bir ucunda dokunma, diğer ucunda sevişme ile sağlanan doyum olduğunu söyleyebiliriz. Cinsel davranış yelpazemiz ne kadar geniş, ne kadar zenginse, cinsellikten alabileceğimiz hazların da o kadar fazla ve değişik olabileceğini düşünebiliriz.
 
 Cinsel ilişki, birbirlerine cinsel ilgi ve istek duyan iki insanın, birlikte ürettikleri ve karşılıklı keyif aldıkları, her çeşit cinsel davranıştır. Cinsel davranışlar bedenin çeşitli bölümleri aracılığı ile gerçekleşir. Ama temelde insanlar beyinleriyle sevişir diyebiliriz. Bedenimize dokunulmasından aldığımız haz, doğduğumuz andan itibaren geçerlidir. Çocukluk ve ergenlik dönemi boyunca bunların çeşitlerini öğrenirken, ne yazık ki toplumsal baskılar nedeniyle, cinsel haz yaratan bazı dokunmaları engellemeyi de öğreniriz. Bu sürecin sonunda, birçok erişkin erkek ve kadın, cinsel ilişkiyi cinsel organların birleşmesinden ibaret algılamaya başlar. Böylece sevişmeleri cinsel birleşme ve orgazma odaklanır, süreci değil, hedefi önemserler. Oysa, dokunmak gibi birçok sevişme davranışı, süre sınırı olmayan bir haz kaynağı iken, cinsel birleşme dakikalarla, orgazm ise saniyelerle sınırlı bir haz üretebilir. Cinselliği cinsel birleşme ve orgazma indirgeyen bu anlayış, cinsellikten alınabilecek birçok hazzın yaşanmasını da engeller. Birçok cinsel işlev bozukluğunun ve cinsel doyumsuzlukların temelinde bu indirgeme anlayışı yatmaktadır.
 
 Aslında, bu yazının başlığını oluşturan,"ön sevişme" terimi, bu yanlış anlayışın bir yansımasıdır. Ön sevişme ile cinsel birleşme öncesinde yapılan tüm cinsel davranışlar kastedilmekte ve asıl sevişmenin cinsel birleşme olduğu mesajı verilerek, indirgeme anlayışı pekiştirilmektedir. Ön sevişmeye, hep bir hazırlık dönemi, bir hedefe giden yolda yapılması gereken zorunlu eylemler olarak bakılmaktadır. Genç çiftlerde, ön sevişmenin daha çok kadının cinsel birleşmeye hazırlanması için gerekli olduğu inanışı yaygındır. Çünkü genç erkeklerin cinsel açıdan uyarılması daha hızlıdır. Cinselliğe fazla ilgi duymayan, cinsel ilişkiye eşlerinin isteğini reddetmemek için girişen birçok kadın, ön sevişmeyi kısaltır, sevişmeyi cinsel birleşmeden ibaret hale getirir. Uzun süreli ilişkilerde, çiftlerin sevişmesinde cinsel birleşme nitelikleri çok değişmezken, ön sevişme süreleri ve davranış çeşitliliği genellikle azalır. Bu da cinsel ilişkinin monotonlaşmasına, cinsellikten alınabilecek birçok hazzın yok olmasına yol açar. Öte yandan, eşlerden birinde veya her ikisinde cinsel işlev bozukluğu olan, cinsel sorunları nedeniyle cinsel birleşmenin kurulamadığı çiftlerde, sevişme uzundur, cinsel davranışlar çeşitlidir, karşılıklı birçok cinsel haz üretirler. Ancak cinsel ilişkilerinde, istedikleri halde cinsel birleşme olmadığı için, cinsel doyumsuzlukları vardır. Burada hedefteki cinsel davranış, cinsel birleşme, olanaksız olduğu için, diğer cinsel davranışların gelişebildiğini düşünebiliriz.
 
 Oysa iki insan arasındaki cinsel ilişki, sevişme haz yaratan cinsel davranışlardan oluşan keyifli bir süreçtir. Dokunma, öpme, sürtünme, fanteziler, cinsel birleşme, cinsel yanıtlarımız, orgazm, hepsi bu sürecin ayrı hazlar üreten parçalarıdır. Bunların bazılarını yeğleyip, hedefleyerek doyum sağlayabiliriz. Ama ihmal ettiğimiz parçaların potansiyel hazzını da kaçırıyor olabiliriz.


EKM
24
Cinsel Şiddet

Cinsel Şiddet
  Fiziksel şiddete uğrayan kadınların büyük bölümü cinsel şiddete de uğruyor. Kadınların çoğu dayaktan sonra zorla cinsel ilişki ve ters ilişki kurmaya zorlanıyor, itiraz ettiklerinde ise, tecavüz ediliyorlar.

Herhangi bir cisimle, kadının cinsel organına saldırıda bulunmak da kadına yönelik cinsel şiddet türlerinden. Şiddet uygulayan bazı erkekler süpürge sapı, mısır, salatalık, şişe vb. cisimleri vajinaya sokmak yoluyla kadına işkence yapıyorlar.


Evlilikte Tecavüz - Dayaktan sonra her üç kadından ikisine koca tarafından tecavüz ediliyor, her altı kadından biriyle zorla (anal ilişki) ters ilişkide bulunuluyor. Kadınlar, kocanın ters ilişki teklifini kabul etmediklerinde, çok yoğun bir biçimde şiddete uğruyorlar.


Fuhuşa Zorlamak - Kocaların kendi seçtikleri başka erkeklerle karılarının cinsel ilişkiye girme talebi ve talepleri kabul edilmediğinde, dayaktan sonra erkeklerin tecavüzüne uğraması da sanıldığı kadar nadir rastlanan durum değildir.


Tecavüz Sonucu Evlilikler - Kaçırılarak tecavüze uğrayan ve ailesinin zoruyla evlendirilen kadınlar da var. Bu da kısacası ömür boyu cinsel tacize yol açmaktadır. Aileler, "bekareti bozulan", başkasına "satamayacaklarını" düşündükleri kızlarını zorla, hatta döverek, eve kilitleyerek tecavüzcü ile evlenmeye zorluyorlar. Tecavüzün travmasıyla cinsel isteksizlik duyan eşine, fiziksel şiddet uygulayarak tecavüz etmeye devam ediyor. Tecavüzcü erkek, cezalandırılmak yerine, ailenin zoruyla mağdur durumdaki kızla evlendirilerek ödüllendiriliyor ve bu kadına ömür boyu, dayakla tecavüz etme hakkını elde ediyor.


Şiddete Uğrayan Kadınların Ruhsal Durumları

  • Had safhada korku.

  • Ürkeklik, sessizlik ve çekingenlik.

  • Eşinden korktuğunda başlayan titreme krizi.

  • Uykusuzluk.

  • Bitkinlik, halsizlik, seslere karşı aşırı tepki.

  • Baş dönmesi, ayakta duramama.

  • Unutkanlık.

  • İrkilme, çarpıntı, öfke patlamaları.

  • Aşırı yorgunluk.

  • Umutsuzluk.

  • Sık sık çarpıntı hissi.

  • Kendini suçlama.

  • Perdeleri açma korkusu.

  • Yalnız sokağa çıkamama.

  • Geleceğe yönelik plan yapamama.

  • Güvensizlik, düzgün cümleler kurmakta zorlanma.

  • Yalnızlık hissine kapılma.

  • Konuşurken gözle iletişim kuramama.

  • Solgunluk, bezginlik.

  • Sık sık ağlama krizleri.

  • Hayata karşı ümitsizlik.

Şiddet Uygulayanlar Nasıl Erkekler

Şiddet uygulayan erkeklerin, yalnızca, "hasta ruhlu ve alkolik" olduğunu düşünenler büyük hata yapmış olurlar. Hepsi normal, bildik, tanıdık biçimde davranan erkekler. Çoğunlukla kadınlar şiddet uygulayan kocalarını "dışarıda melek" olarak tanımlıyorlar. Hatta bazıları, bu nedenle ailesine ve dostlarına, şiddete uğradığını söyleyemediğini, kendisine inanmayacaklarından emin olduğunu ifade ederler.

Alkol kullanımı şiddeti iki yönlü etkiliyor. Alkollü olduklarında erkekler, daha "rahat ve fütursuzca" şiddet uygulayabiliyorlar ve şiddeti alkolün arkasına sığınarak açıklayabiliyorlar. Ancak, alkol şiddetin kaynağı değil erkeklerin kullandığı bir araçtır.

Şiddet uygulayan erkeklerin yaşları, 16-78 arasında değişiyor.

Bu tarz erkeklerin büyük bölümünün gelir getiren bir işi var. Gelir getiren faaliyetleri olanların büyük bir grup oluşturması, toplumun şiddet uygulayanların "işşiz, bir baltaya sap olamamış" erkekler olduğuna dair ön yargısını geçersiz kılıyor.

Şiddet uygulayanlar mühendis, doktor, mali müşavir ve sanatçılar; döviz bürosundan lokantaya, pazarcılıktan market işletmeciliğine, tesisatçılıktan marangozluğa, küçük imalatçıya kadar çok değişik işte çalışan, esnaflar, polis, bekçi, zabıta gibi kamu kesiminde çalışanlar, büro elemanları, inşaatçılar, muhasebeciler; her meslek grubundan ve her kesimden erkekler.

Tecavüz
 

TECAVÜZ: İKTİDAR AMAÇLI CİNSEL SALDIRGANLIK

Saldırganlık bir kişi veya grubun bir kişi veya gruba, onların isteği dışında, onları incitebilecek, zarar verebilecek davranışlara yönelmesi olarak tanımlanabilir.

Saldırganlıkta bir güç ilişki vardır. Saldırı güçsüz ve zayıf konumda olanlara daha güçlü ve egemenliği ellerinde tutan kişiler tarafından yöneltilir. Çok uzun zamandır yaşamlarının farklı alanlarında denetlenen ve güçsüz konumuna sıkıştırılmış bir cins olarak kadınlar, ekonomik, sosyal, psikolojik ve cinsel aşağılanmalarla karşı karşıyadır.

Bu genel tanımdan, kadınlara yönelik şiddete geçtiğimizde, şiddetin, kadınların yaşamlarının her alanında yaygın olarak gözlenebilir ve bütün kadınların karşılaştığı bir dizi olgudan oluştuğunu görürüz. Kadınlara yönelik şiddet olaylarını ırza geçme, ensest, fahişelik, pornografi ve en yaygın ve "meşru" kabul edilen biçimi olan eş dövme başlıkları altında toplayabiliriz.

Aslında erkeklerden kadınlara yönelen bedensel, psikolojik, cinsel saldırılar onlara yöneltilmiş aşağılama ve güç gösterme yollarıdır.

Irza Geçme

Irza geçme, saldırganlığın ağır bastığı bir cinsel saldırı. Erkeğin bir kadın veya erkekle onun isteği ve rızası dışında, güç kullanarak, korkutarak veya ilaç-alkol gibi bir madde ile yargılama yeteneğini etkileyerek ya da rıza gösterme yaşının altınd olan bir çocukla yaptığı cinsel girişimlerin tümü ırza geçmedir. Olayın suç sayılması için cinsel organlara dokunulması gerekir ancak erkek cinsel organının girmesi (penetrasyon) veya boşalması (ejekülasyon) zorunlu koşul değildir. Irza geçme eylemi hemen daima, bir erkek tarafından bir kadına yönelik, ama daha seyrek olarak da erkekler arasında olabilmektedir.

Hangi kadınlar, hangi koşullarda cinsel bir saldırı ile karşılaşma riskine sahiptir?

Bu risk 15 aylıktan 82 yaşına kadar kısaca her yaşta kadınlar için vardır. Ama cinsel saldırı en sık 16-19, daha sonra 20-24 yaş arasında yaşanıyor. Olayların yarısı tamamen bir yabancı tarafından, kalan yarısı ise az veya çok tanıdıkları bir erkek tarafından gerçekleştirilmektedir. Kaptanoğlu'nun (1987) 89 erkekten oluşan araştırmasında, ortalama 18 yaşında olan kadınların yüzde 69'u kendilerine saldırıda bulunan kişiyi tanımaktaydı (%16 arkadaşlık, %27 komşuluk, %19 kan bağı).

Neden Kadınların Irzına Geçilir?

Başında söylediğimiz gibi kadınlara yönelik şiddet, egemenlik kurmanın bir aracı. Ama ikinci bir düzeyde, bu egemenlik, başka bir biçim altında ortaya çıkabiliyor.

Irza geçen erkeğin, aslında erkeklerden korktuğu, bu korkusunu yenmek için bir misilleme olarak kadınlara karşı şiddet yönelttiği görüşü, farklı bakış açılarınca en çok paylaşılanı. Daha önce suç öyküsü olmayan erkeklerin, bazı durumlarda toplu olarak işgal edilen yörenin kadınlarına tecavüzde bulunması ve bu durumun "mubah" kabul edilmesi, aynı bakışın bir uzantısı olarak düşünülmelidir. Kadınlara uygulanan cinsel saldırılar aracılığıyla, savaşan erkeklerin korkuları azaltılıp, güçlülük duygusunu ve askerler arası birliğin artması sağlanmaktadır.

Abel ve Blanchard (1978) cinsel suçlar nedeni ile mahkum olmuş erkeklerde yaptıkları çalışmada bu erkekleri belirleyen üç özellik tanımlar:

  • Şiddet/zor kullanmayı içeren, sapmış bir cinsel uyarma vardır.

  • Kadınların şiddet uygulanmasından keyif aldıkları inancı gibi, kadın cinselliğine ilişkin çarpık varsayımları vardır.

  • Karşı cinsle ne zaman ve hangi koşullarda ilişki kurabileceğine ait becerileri eksiktir.

Irza geçme olgularının kadınlar tarafından çok kere bildirilmemesini, kadınların aslında olayları kışkırttığı ve saldırıdan zevk aldığı düşünceleri ile açıklayan, sınanmasına bile gerek görülmemiş önkabuller hüküm sürmektedir (Penfold ve Walker 1984).

Aslında özellikle Freud'dan sonra çok kabul gören, kadınların şiddet kullanılmasından keyif aldıkları düşüncesi, belki bir grup kadın için fantazi düzeyinde geçerli olabilecek, özel ve yaygınlığı bilinmeyen bir mittir. Kadınların kuyruk salladığı, açık saçık veya karanlıkta dolaşarak ya da başka yollarla erkekleri kendilerine saldırmayı kışkırttığı görüşünün de geçerliliği yoktur.

Kadınların olayı duyurmaması çok nedenlidir. Zaten bedensel ve ruhsal bir örselenmeden geçmiş olan kadının, mağdur olduğu halde ispat etmesi yükümlülüğü vardır. Durumunu kanıtlayabilse bile, toplumun, hatta ailesinin gözünde değerini yitirebileceği, düşmüş kadın olarak kabul edilmese bile değerinden bir şeyler yitirmiş olarak görüleceği korkusu, dayanaklı olan bir endişedir. Bu durumdan kurtulması için bekar olan bir kadına kendisine saldıranla evlenmesi önerilir ve bu evliliğin beş yıl sürmesi halinde saldırgan hiçbir bedel ödemek zorunda kalmayacaktır.

Cinsel Bir Saldırı Yaşayan Kadını Neler Bekler?

Olay yaşanırken, ilk aşamada çok şiddetli bir panik hali ile birlikte hayatta kalma endişesi, hatta mücadelesi vardır.

Iza geçmenin, kadının yalnız kişiliğine ve cinselliğine değil, somut anlamda bedenine yönelik fiziki bir saldırı da olduğu düşünülürse basit yara bere, çürükten, ivedi bir tıbbi yardımın zorunlu olabileceği kırık, çıkık, kanama vb'nin de tabloya eklenmesi beklenebilir.

Olayın hemen ardından, kişiye göre şiddeti ve süresi değişebilen ama sıklıkla ilk birkaç ay için kişinin yaşamında egemen olan özel bir tablo, "Travma Sonrası Stres Bozukluğu" tablosu sergilenir". Bu devrinin özelliklerini sıralarsak:

Saldırı olayının tekrar tekrar yaşantılanması, konu il ilgili hayaller ve kabuslar, olayın yaşandığı ortamlara benzer koşullarda onu sembolize eden bir olayla karşılaşıldığında şiddetli ve kaygı durumları.

Saldırı ortamına benzer durumlardan kaçınma eğilimi ve ortama uygun biçimde tepki vermekte donukluk.

Yeni ilişkilere kuşkulu bakma, bedensel zarar görme endişesi önde olmak üzere yaygın korku ve güvensizlik içinde, sürekli bir alarm halinin yaşantılanması.

Yaygın ağrı, uyuşma, uykusuzluk, iştahsızlık, yorgunluk gibi bedensel zorluklar.

Özetle, ırzına geçilen kadınlar, hem bedensel hem psikolojik boyutları olan ciddi bir travma yaşarlar. Yukarıda sayılan psikolojik zorluklar bir bölüm kadında bir yıl içinde yavaş yavaş azalabilir. Ancak, gözlemler ve bazı çalışmalardan edinilen kanıtlar yaşanan zorlukların her zaman kolay kolay geçmediğini, bir yılla sınırlı kalmadığını göstermektedir. Kadınların yarısının 30 ay sonra hala sokağa çıkmaktan korktukları veya yalnız çıkmadıklarını, sosyal ilişkilerinin olay öncesine göre belirgin biçimde aksadığını, kaygılı ve sıkıntılı olduklarını göstermektedir. Cinsel isteksizlik, cinsel uyum güçlüğü gibi cinsel zorlukların ise çok daha uzun zaman yaşanan zorluklar olduğu anlaşılması kolay bir durumdur (Wirtz, Harrell 1987).

Ne Gibi Önlemler Alınabilir?

Irza geçme, kadınları çok yönlü etkilediğine göre, önlemleri de çok yönlü olmalıdır.

Irza geçme olguları ile birlikte düşünülen, kanıtlanmamış ve geçerliliği olmayan mitlerin yıkılabilmesi amacıyla tabu bir konu olmaktan çıkartılması mücadelesi verilmeli.

Evli-bekar, "sahipli-sahipsiz", daha önce cinsel deneyimi olan-olmayan fahişe ayrımı yapılmaksızın, ırza geçilme olayını yaşayan tüm kadınlar aynı değerler sistemi içinde ele alınmalı.

Hücum eden kişinin eski bir sevgili, arkadaş, koca, bir tanıdık veya akraba olması durumu kadının durumunu kuşku ile karşılamaya yönelik bir kanıt olarak kabul edilmemeli.

Kadının mağduriyetini kanıtlaması yerine, tecavüz edenin suçsuzluğunu kanıtlama zorunluluğu, yani ispat yükünün yer değiştirmesi sağlanmalı.

Cinsel bir saldırı ile karşılaşan kimseler utanç, şaşkınlık, korku veya öfkesini ayarlayamama endişesi ile yaşanan travmayı aktarmak ve kanıtlamak işlemleri sırasında yeniden zorluk yaşamaktadır. Bu nedenle, zorunlu bilgilerin edinilmesi için konuyu yakından tanıyan ve nasıl müdahale edileceğini bilen özel eğitimden geçmiş polis, hukukçu, doktorlar yetiştirilmeli.

Kriz sırasında ve daha sonra, bedensel, davranışsal, cinsel zorluklara çok yönlü bir yaklaşım gerekmektedir. Bu yaklaşımda etkili öğelerin neler olduğunu belirlenmesi ve kullanılması gerek. Bilinç yükseltme ve "kendine yardım" gruplarının, "üstüne gitme" tedavilerinin ırza geçme olgularını onarmadaki yerlerinin incelenmesi, akla gelen ilk önlemler içinde sayılabilir.

TECAVÜZ KONUSUNDA ERKEKLERİN SORUMLULUKLARI

Maalesef ki çoğu erkek tecavüz konusunda bir sorunun olduğunu inkar etmekle kalmayıp, tecavüz konusunda onlara herhangi bir sorumluluğun düşmediğini iddia etmektedirler. Kısacası erkekler tecavüzü "kadının sorunu" olarak görmektedirler.

Tecavüz gerçeğinin hepimizin hayatını etkilediğini artık erkekler de görmelidirler. Erkeklerin ve kadınların saldırıya uğradığı bu dünyada, erkeklerin de bu acı gerçeği duymazlıktan gelmemeleri gerekir. Dolayısıyla, tecavüz sadece "kadın sorunudur" düşüncesi erkekler için artık geçerli olmaması gerekir. Kadınlar, tecavüze uğrasalar da uğramasalar da tecavüz olayından doğal olarak etkileniyorlar, erkekler tecavüz etseler de etmeseler de bu olaydan etkileniyorlar.

TECAVÜZCÜLER NEREDEN GELİYORLAR?

Acı gerçek 1 - erkekler tecavüz eder. Bizi bu gerçekten hiç birşey uzaklaştırmamalıdır. Tarihten günümüze kadar erkekler bu gerçeği inkar etmişlerdir. Gerçek 2 - tecavüzcüler toplumsal bir sorundur ve toplumun tüm fertleri bu sorumluluğu üzerlerine almalıdırlar.

Gerçeklerin görülmesi ve sorumlulukların alınması çoğu erkek için güçtür. İnkar etmeler, savunmaya geçişler artık erkekler için yeterli kabul edilmeyecektir.

CİNSEL OBJELER CİNSEL HEDEFLERİ OLUŞTURUR

Hiç kimse tecavüzcü olarak doğmaz, onlar tecavüzcü haline getirilir. Tecavüzcüleri yaratan kültür ve toplumlar, kadınları da yaratır.

Bazı erkekler neden tecavüz eder de bazıları etmez sorusuna cevap ise iki kesiş noktalarında belirlenir; tavır ve davranışlar ve şiddet ve erkek olmak. Erkeklerin hepsi bu kesiş noktalarına bağlıdır çünkü erkek olarak bunlarla büyüyorlar.

Erkekler birlik olabilse, tecavüz konusuna son verebilirler. Ama maalesef şu anda tek birlik olan gurup tecavüzcü erkekler.

ÖZ YUVADAKİ TECAVÜZ

"Tecavüz" ve "tecavüz eden"..... Bu sözleri kim hoş karşılar? Duyunca irkiliriz, dehşete kapılırız. Tecavüz eden insanları, farklı fanteziler içinde ama, hemen daima tanıdık-bildik, eş-dost erkeklerden farklı olarak hayal ederiz. Bizim çevremizdeki, ailemizdeki erkeklerden çok farklı, muhtemelen iri yarı, gece karanlıkta, tenhada karşımıza ansızın çıkan birileridir. Belki de evin kapısını kırıp eve girmiştir.

Ama üzgünüm ki, bu bir yanılsama. İnanılması güç ama sayılar gösteriyor ki, kadınlara en çok kocaları tecavüz ediyor. ABD'de yapılan toplumsal bir taramada, her yedi kadından birine kocalarının tecavüz ettiği tanımlanmıştır. Evlilikte zorbalık yolu ile cinselliğin dayatılmasının evlilik tarihi kadar eski bir geçmişi var. Ama evli olan bir erkeğin, kendi karısının ırzına geçe bileceğinin sürülmesi oldukça yeni ve çelişik bir kavram.

Evlilik anlaşması içinde tarafların cinsel yakınlık, cinsel ilişki kurması "yasal" ve "normal" olarak görülüyor. Bu durum, yasal bir zeminde işlenen bir suçu, saldırganlığı gündeme getiriyor. Bu tartışmanın gündeme gelmesi için iki ön kabul zorunlu. Kadının bir mal olmadığı, kadın bedeninin salt kendine ait olduğu ve kendi istediği gibi ve istediği zaman dokunulabilir olduğu. Diğeri, "özgür onam" veya eskilerin deyişi ile "rıza" kavramı. Özgür onam, tarafların o konuda oy birliği ile karar verip anlaştıkları, gönüllülük esasına dayanan bir anlaşmadır.

Peki öyleyse Tecavüz Nedir?

Cinsel istek denetlenebilir, yönlendirilebilir, ertelenebilir bir dürtüdür. Tecavüzde, saldırgan cinsel davranışta, bazı cinsel motifler olmakla birlikte, temel etken öfke, düşmanlık ve gücün ifade edilmesidir. Tecavüz edenlerin bir bölümünde ise zarar verme gibi sadistik motifler ön planda olur. "Uyarılmış bir erkek" için tecavüz, cinsel isteğin engellenemez bir sonucu değildir. Kısaca, tecavüz cinselliğin değil, saldırganlığın ifadesidir.

Bir kadınla (kişi ile) onun isteği dışında kurulan tüm cinsel yakınlıklar tecavüzdür;

İçki veya başka bir ilaç-madde etkisi altında olup, cinsel bir yakınlık kurmakla ilgili karar verebilecek durumda olmayan bir kadınla (kişi ile) kurulan ilişkiler tecavüzdür;

Bir kadının (kişinin) fiziksel güç kullanmakla tehdit edilerek sokulduğu cinsel yakınlıklar tecavüzdür;

Bu sayılan durumlarda veya benzer koşullarda cinsel yakınlıklara giren kişiler (erkekler) saldırgan tecavüz eden kişilerdir;

Tecavüz eden kişi ve tecavüz edilen kişi arasındaki ilişki koca, sevgili, eski koca, akraba her ne olursa olsun uygulanan eylem bir saldırganlık ve tecavüzdür.

Evlilikte Tecavüz Bir Kadının Cinsel Yaşantısını Nasıl Etkiler?

Cinsel isteksizlik vardır. Kadın cinsel isteğini artırmak için çareler arar. Dişini sıkar, kendisini ilişkiye girmeye zorlar. Ama iki kişinin ister zorla, ister isteyerek başladıkları ilişki sırasında keyifleri kısa zamanda azalabilir. Keyifli ve istekli bir cinsel yakınlık sırasında veya cinselliği hatırlatan herhangi bir durumda, zorla yaşadıkları cinsel ilişkilere ilişkin sahneler tekrar tekrar anımsanır.

Basit yakınlık için yapılan değişleri bile cinsel içerikli olarak değerlendirip, şiddetli tepkiler verebilirler.

Sokaktaki adamın tecavüzünü yaşamış olan bir kadın, tecavüzün adını koyabilir. Kimseye söylemese, saklasa bile tecavüze maruz kaldığını bilir. Ama, yuvasında eşinin tecavüzüne tekrar tekrar uğramış olan bir kadın, bir saldırgan ile evli olduğunu ve sokakta tecavüz edilen kadın gibi bir sorun yaşadığını kendi kendine bile tanımlamaz. Kadınlık rolünün alışkanlığı içinde kendisini suçlar ve cinsel yönden eksik bir kadın olarak tanımlar. İstemediği zaman, eşini kırmamak için cinsellik yaşamaya kendini mecbur kılar.

Hangi Erkekler Evde Tecavüz Eder?

Bazı erkekler, hem eşleri hem başka kadınlara tecavüz edebildikleri halde, bir kısım erkekler eşleri dışında hiçbir kadına tecavüz etmemiştir. Evlilik içi tecavüz konusunda çalışmaları olan Diana Russell'a (1990) göre, bu konuda kocalar, farklı gruplara ayrılırlar:

Salt bir saldırı şeklinde cinsel yakınlık tercih eden kocalar,

Hem tecavüz ederek, hem karşılıklı istekle cinsel bulunan kocalar,

Aslında karşılıklı anlaşarak sevişmeyi seven ama karısı isteksiz olunca, veya reddedince tecavüz edebilen kocalar.

Tecavüz etmeyen kocalar.

Güç, denetleme, cinsellik, sadizim, öfke; hangi motif ön planda olursa olsun tecavüz eden kocaların sahip olduğu ortak bazı özellikler olduğu görülmektedir. Groth'a (1981) göre, yaşanan sahiplik ilişkisinde cinsel yakınlıklar çiftin biçiminde yaşanır. Başka bir deyişle, tecavüzde bir muhabbetin paylaşılması söz konusu değildir, duygular paylaşılmaz. Bu kopukluk salt iki kişi arasında yaşanmaz. Saldırgan aynı zamanda kendi duygularından, sıcaklığından da kopuk bir cinsellik yaşar. Saldırgan kocalar iletişim kurma, duygularını tanıma ve ifade etme güçlüğü içindedirler. Bir şeye kızınca, hayal kırıklığına uğrayınca bunu bildikleri tek yol olan cinsel-saldırganlıkla ifade ederler. Dahası, bu yöntemi her türlü evlilik sorunu için, bir çözüm olarak görülür.

Sonuçta, tecavüz eden kocalar cinsel saldırganlıklarını çok insani, kadınların çok tanıdığı bazı duygu ve gereksinimlerini karşılamak amacı ile gerçekleştirir.

Düşmanlığının ifadesi: "Senden bu şekilde öfkemi aldım";

Güvensizliğini giderebilmek, kendini daha çok beğenebilmek için: "Kendimi erkek hissediyorum, kendimi başarılı hissediyorum";

Kötü duygu ve düşüncelerden kurtulabilmek: gerilimi azaltmak, dırdırı engellemek, yalnızlığını gidermek;

Bir türlü karşılayamadığı duygusal gereksinimlerini karşılayabilmek: "Bir yakınlığa ihtiyacım vardı, kendimi kabul edilmiş, sevilen biri olarak gördüm".

Ama geçici olarak bu amaçlarına yaklaşmış olsalar bile, yetersizlik, güvensizlik, duygusal yakınlığı yaşama gereksinimleri karşılanmadığı için, yeniden yeniden tecavüz eder dururlar.

Evlilikte Tecavüz Durdurulabilir mi? Nasıl Son Bulur?

Kocanızla istemediğiniz halde, size fizik güç kullanarak zorladığında veya "kavga çıkmasın, dışarı gitmesin" diye zorla dişinizi sıkıp sevişmek zorunda kaldığınızda, eşinize, dostunuza, ailenize danışıp, öğüt istediniz mi? Onlar size ne dedi, ne gibi çareler önerdi? Duyuyor gibiyim: "Sen sık dişini otur, yaşlanır, durulur, erkeğini dışarı yollama, nihayetinde o senin kocandır" filan demişlerdir. Siz de kendi kendinizi; "Bende bir şey var, kadınlığım eksik" gibi nedenlerle sorumlu, hatta suçlu bulmuş olmalısınız. Ama suçlanmayın, eksiklik hissetmeyin. Evli veya bekar kadın, erkek, çocuk her bireyin bedeni ve cinselliği ve bunların kullanım hakkı kendine aittir.

Fizik, duygusal, cinsel şiddetin yer aldığı bir ilişkide tecavüz eden, saldırgan kişiler bu durumdan yakınmaz ve hayati bir zorunluluk dayatmadıkça değişmek için ciddi bir çaba göstermez. Çok kez, eşin terk etmesi, hapishaneye girmek veya bunlara yakın bıçağın kemiğe dayandığı durumlar, saldırganları değişmeye zorlayabilir. Dolayısıyla, haksız gibi görünse bile yuvadaki cinsel şiddeti, tecavüzleri, saldırganlığı durdurma öncülüğü ve sorumluluğu da mağdura aittir. Şiddet mağduru olan bir kadının bu inisiyatifi alması ve sürdürmesi, zahmetli ve iniş çıkışları olan bir süreçten geçmesi kaçınılmazdır. Bu, başka bir yazı konusu (bu kitaptaki "Kadınların Şiddetten Kendilerini Koruması Neden Zor" yazısına bakın). Ama diyelim ki, karısına tecavüz etmeyi alışkanlık haline getirmiş bir erkek, artık farklı bir cinsellik yaşamak istiyor. Bu, nasıl gerçekleşebilir?

Evde Karısına Tecavüz Eden Bir Koca Değişmek İsterse Neler Yapabilir?

İlk adım, karınıza yaptıklarınızın adını koymakla başlar. Yaşananın cinsellik değil, saldırganlık olduğunu inkar etmeyin. Ne olduğunuzu tanımakta, kendinize açık olun.

Geçmişte karınıza cinsel olarak saldırmışsanız, kontrol etmezseniz yeniden yapma olasılığınız çok yüksek demektir. Geçmişi değiştiremezsiniz ama geleceği denetleyebilirsiniz. Şimdi davranışlarınızı ve düşünüş biçiminizi değiştirmeniz mümkün. İşe isterseniz önce sert, saldırgan davranışlarınızın bir çetelesini tutarak başlayın. Onu ne sıklıkta zorluyorsunuz, tehdit ediyorsunuz, bir şeyler fırlatıyorsunuz, eşyalarına zarar veriyorsunuz, sokağa çıkmasını, para harcamasını, giyinmesini sınırlıyorsunuz? Siz de fark ettiniz galiba, liste çok kalabalıkmış meğerse.

Bunu tek başınıza yapmanız çok zor, profesyonel bir yardım almalısınız. Profesyonel destek işinizi kolaylaştıracaktır. Psikolojik danışmanlık veya tedavide size kendinizi Kontrol etme becerilerini öğretebilirler. Bu okuldan mezun olmak zaman alacak. Alışmadıklarınızı yapacaksınız. Kendi duygularınıza kulak kabartacaksınız. Davranışlarınızın başkalarında, karınızda yarattıklarını tanıyacaksınız ve bunların değiştirmeye çabalayacaksınız. Sihirli bir ilaç gibi, bir seferde etkileyen özel bir teknik yok. Düşünme ve uygulamaya yönelik pek çok ev ödevi var. Siz bu işe başladınız diye, eşinizin bir günde size inanmasını ve güvenmesini beklemeyin hemen. Saldırganlık eğilimlerinizin ne zaman, hangi koşullarda çıktığını gözlemeye çalışın. Bu tür davranışlara götüren duygu ve diğer öncü işaretli tanımaya çalışın. Kendinizi ne kadar tanırsanız, kendinizi denetleme şansınız o denli artabilecektir.

Yine bu süreçte önemli bir başka uğraşınız, yaptıklarınızın karınıza yaşattığı olumsuzlukları, ona verdiğiniz acıları tanımak. Sizin tedaviye başlamış olmanız iyi bir adım, ama uzun soluklu bir uğraş içindesiniz. Zorlama insanda fizik, duygusal, cinsel etkiler yaratır. Daha açıkçası, yaşananlar belirli sorunlara neden olmuştur. Cinsel ilişkiye zorlanan bir kişinin, daha sonra çok kez cinsel keyfi etkilenir. Cinsel isteği azaldığı gibi, istek duyduğunda geçmiş olayların anımsanması cinsel keyif almamasına neden olur veya şiddetli bir korku, panik yaşayabilir. Karınız bu olayları evinizde, yatağınızda yaşamıştır. Bu mekanlarda sizin yanınızda kendini rahat, gevşek ve emniyette hissetmesi çok zor gerçekleşecek. Kısa zamanda bu güveni duyması olanaksız. Ancak uzun bir zaman, kararlı ve tutarlı olarak, şiddet içeren davranışlarınız gözlenmezse, karınız, sizin yanınızda kendini gevşek ve rahat hissedebilir. Onun kendi içindeki karışık ve size yönelik olumsuz duygularını halletmeden bunların gerçekleşmesi zor. Ama sebat ederseniz belki bir gün size güvenebilir, hatta cinsel isteği bile uyanabilir. Siz, bir daha onun isteği dışında zorla bir yaklaşımda bulunmamaya karar vermiş olsanız bile bu vaatlere kolay kolay inanamayacaktır.

Tedavi süresince ilişkin bir konuyu daha tanıtmak isterim. Bu süreçte kendi geçmişinize doğru da yolculuk edeceksiniz. Sert, saldırgan davranışlarınız nasıl ve ne zaman başladı? Size yönelik bu tür muameleler yaşadınız mı? Önemli konulardan biri: saldırgan, zorlayıcı davranış ve tutumlarınız size kendinizi nasıl hissettiriyor? Kendinizi daha çok erkek olarak mı görüyorsunuz? Eşinizle cinselliği konuşma ve kendinizi ifade etme yollarını biliyor musunuz? Eve, işinize, eşinize, kendinize ait konuları açık ifade etmesini biliyor musunuz?

Bunların yanıtlarını bulmak ve eşinizle iletişimi geliştirmek ve keyifli bir cinsellik yaşamak; bunlar da mutlu sonla elde edilecekler.

Evlilikte Tecavüz ve Kadın Hakları

Her kadının kendi bedenini kontrol etme, cinsel bir yayınlık yaşama, çocuk sahibi olma veya doğum kontrolüne karar verme hakkı var. Kocası dahil hiç kimse, bir kadını fizik veya duygusal zor kullanarak veya bunlarla tehdit ederek cinsel ilişkiye mecbur edemez.

Evli olmak bir kadının istemediği zaman sevişmeme hakkını ortadan kaldıramaz.

Evli olmak kocanın mülkü olmak demek değildir.

Eşler arasında cinsel konularda bir uyumsuzluk olduğunda bu konuyu konuşarak, gerekirse profesyonel bir danışmanlık alarak değiştirmek mümkün olabilir. Bir anlaşma olmazsa ayrılabilirler. Evlilikte tecavüz, cinsel uyumsuzluğa çözemez. Tecavüz, kocanın karısını cezalandırması veya onu aşağılamasıdır.
Taciz
 Cinsel tacizin tanımı konusunda tartışmalar sürmektedir, ancak çok özetle daha yaşlı ya da otorite konumundaki, ya da güvenilen birisinin gerçekleştirmesi ve bundan doyum sağlaması ile karakterizedir. Cinsel taciz direkt ya da in direkt olabilir.
 
 Vaginal, anal, oral cinsel ilişki, göğüsleri, kalçaları okşamak, cinsel içeriği olan öpücük direkt cinsel taciz grubuna girer.
 İn direkt cinsel taciz: Cinsel ilişki teklifi, açıkça cinsel organını gösterme, ya da kurbanın cinsel organını seyretme, çıplak fotoğraflama, ya da erişkinlerin cinsel ilişkisini seyretmeye zorlama gibi.
 
 İngiltere de bu tartışmalar 1987 de başladı. Ünlü bir televizyon yapımcısı bu konuyu işledikten sonra 3 gün içinde 60.000 telefon aldı. Çoğunluğu çocukluklarında yaşadıkları tacizi anlatan erişkinlerdi. Bu olaydan sonra olaya agresif yaklaşıldı ve bir çok çocuk ailelerinden ayrıldı bu belkid e tacizin kendisinden daha yaralayıcı oldu.
 
 Çoğu kurban (taciz mağduru) ileriki yıllarda bu durumu önemsemez ya da sıkıntıları ile taciz arasında bir bağ kuramaz. Bir grup aradaki ilişkiyi kurar ancak yaşadığı olayla ilgili hissettiği utanç duygusu bu hatıraları bastırmasına ve yardım aramamasına neden olur ancak bunun bedelini çeşitli bedensel ağrılar, kendine güvensizlik, kabuslar, depresyon, cinsel sorunlar gibi çeşitli farklı şikayetlerle öder. Cinsel taciz yaşamış olanlar için bir çok durum tetikleyici olabilir ( saldırganın ölümü, evlilik, çocuk doğumu, evin soyulması, yıldönümü gibi). Flashbakler ya da kabuslarla hatıralar geri dönebilir.
 
 Çocukken ya da daha sonra yaşanmış cinsel taciz çoğunlukla kişi farkında olsa da olmasa da ciddi bir ruhsal yaralanma olup etkisi çoğunlukla uzun yıllar hatta ömür boyu sürebilir. Eğer bu kişiler durumun farkında değil ya da inkar içinde ise genellikle aşağıdaki belirtiler için yardım ararlar.
 
 Depresif bulgular: Suçluluk, utanç, düşük özgüven, giderilemeyen bir kayıp duygusu.
 
 Anksiyete (sıkıntı): Genel anksiyete, fobiler, panik, travma semptomları (kabuslar, flashback=anlık hatırlamalar, dissosiasyon=yabancılaşma hissi) belirtileri.
 
 Cinsel sorunlar: Cinsel işlev bozuklukları, kaçınma, cinsel agresif ve kompulsif (zorunlu tekrarlayıcı) davranışlar, cinsel kimlik karmaşası ve genel cinsel tatminsizlik.
 
 Kişilerarası problemler: Yakın ilişki kurma ya da sürdürmede zorluk. Tatminsiz ilişkilere sürekli girme kalıbı (taciz şiddet dolu), isteği, erkek ya da kadınlara güvenmeme, izolasyon, ana-babalık yapamama, zayıf sosyal ilişkiler.
 
 Kendine zarar verme davranış kalıbı: Uyuşturucu kullanma, yeme bozukluğu, sigara basma, jilet kullanma, intihar girişimi, kendine gevşeme ve rahatlama için zaman ayırmama.
 
 Algılama bozuklukları:Gölge şekilleri görme, ayak sesleri duyma, birisinin dokunduğunu hissetme.
 
 Somatik şikayetler: Cinsel bölgede ağrı, migren, uzun süreli uyku bozukluğu
 
 Agresif davranışlar: Cinsel taciz, saldırı, ya da antisosyal davranışlar.
 
 
 Tacize uğrayan ne hisseder?
 
 1- “Her şey gizli kalmalı” (aile yıkılabilir)
 
 2- Çaresizlik, sevgi objesini kaybetme korkusu; kendini suçlar ve kendinden nefret eder.
 
 3- Tutsaklık ve süreklilik varsa çocuk bu duruma adapte olabilmek için uzun dönemde patolojik bağımlılık, kendine zarar verme davranışları, dissosiasyon (yabancılaşma hissi), çoğul kişilik gibi savunma mekanizmaları geliştirir.
 
 Bir çocuk için onu önemsemeyen, zarar veren bir ana-baba imajı dayanılamayacak kadar acı bir durumdur o nedenle çocuk tacizi kendisinin provake ettiğini düşünmeye başlar.
 
 4-İtiraf: Çoğunlukla olmaz, olursa babaya inanmak özellikle annenin işine gelir.
 
 5-Geri çekilme; itiraf başladığında olayların büyümesi üzerine çoğunlukla geri çekilir
 
 Bir çalışmada fahişelerin %75inin ensest ilişki yaşadığı bulunmuş.
 
 Tacize uğrayan erkekler ne hisseder:
 
 1- “Çekinirler çünkü erkeklere göre erkek kurban olamaz eğer olurlarsa kadınlar kadar incinmezler”
 
 2- “Daha yaşlı bir kadınla birlikte olmak bir ayrıcalıktır ve taciz ancak bir erkek tarafından gerçekleştirilirse tacizdir” inanışı çok sıktır.
 
 3- Kendini koruyamama ve intikam alamama ile ilgili utanç daha sık.
 
 4- Telafi edici maço davranışlar.
 
 5- Erkek kimliğinin algılanması ile ilgili güçlükler, duygusal yakınlık ve feminen davranışlardan kaçınma.
 
 6- Taciz esnasında aynı cinsle birlikte olunduğunda ilişkiden zevk alma ya da pasif kalma ile ilgili kafa karışıklığı.
 
 7- Taciz esnasındaki çaresizliği telafi etmeye yönelik güç/kontrol dinamikleri ile ilgili denemeler.
 
 8- Erkeklerin duyguların belli etmeme gerekliliğine uygun olarak duyguları dışlama.
 
 9- Sonuç ve içerikle fazlaca ilgilenerek duyguları reddetme eğilimi.
 
 Olay tacizde olsa stimülasyona (uyarıma) bağlı olarak kurban bu durumdan zevk alabilir ve bu nedenle kurbanın öfkesi kendine yönelir ve kendini yeterince korumadığından kendisini daha az erkek hisseder.Ve ardından bunu kompanse (telafi) etmek için abartılı maço davranışlar, homofobik (homoseksüellikten nefret), cinsel agresif davranışlarda bulunabilir, hatta cinsel saldırılara kalkışabilir.
 
 TACİZ SORULARI
 

 1. Çocukken size korkutucu, rahatsız edici bir biçimde dokunan oldu mu?
 
 2. İstemediğiniz halde size cinsel bir davranış, ilişki teklif edildi mi?
 
 3. Sizi cinsel anlamda kullanan ya da inciten oldu mu?
 
 4. Sık sık kabuslarınızda zarar gören çocuklar, kaçma ya da ölüm sahneleri görüyor musunuz?
 
 5. Sık sık çocuğunuza zarar verileceği ya da kendi çocuğunuzu incitme endişesi yaşıyor musunuz?
 
 6. Zaman zaman geçmişinizin başkasına ait olduğu ya da tanıdığınız bir çocuğun bir yabancı olabileceği hissine kapılıyor musunuz?
 
 7. Yalnız olmak ya da kaçamayacağınız yerlerde olmaktan korkuyor musunuz?
 
 8. Gerçek olmadığını bildiğiniz halde evde, ya da içinizde kötü birilerinin olduğu hissine kapılıyor musunuz?
 
 9. Gerçek olmadığını bildiğiniz halde zaman zaman sanki biri sizi çağırıyor ya da ayak sesleri duyuyor hissine kapılıyor musunuz?
 
 10. Gerçek olamayacağını düşündüğünüz halde birilerinin size dokunduğu ya da ittiği hissini zaman zaman yaşıyor musunuz?
 
 İlk 3 sorudan herhangi birine ya da sonraki soruların en azından yarısına evet dediyseniz sizin cinsel tacize uğramış olma ihtimaliniz bu sorulara hayır diyenlere göre oldukça fazla ya da hatırladığınız ancak önemsemediğiniz taciziniz sizi tahmininizden çok fazla etkiliyor olabilir.
 
 Sonuç ve tedavi:
 
 Cinsel taciz yaşandıktan çok sonra bile olumsuz etkilerini sürdüren, çoğunlukla hatırlanamayan, kaçılan, önemsenmeyen ancak hatırlandığında çok çok acı veren Bir durumdur.
 
 Tacize uğrayan sizler!!!! tacizden zevk almış bile olsanız asla suçlu değilsiniz. O yaşlarda çoğunlukla en güvendiğiniz sizden güçlü kişiler tarafından incitildiniz, kendinizi ne kadar suçlarsanız suçlayın bunun suçlusu siz değilsiniz.
 
 Siz artık kurban değilsiniz. Sizi üzenler ya öldüler ya da çok yaşlılar, saldırganlar şu an ya pişman ya da pişmanlık duyamayacak kadar hasta. Unutmayın kurban olmaktan kurtulmanın en basit ve ilkel biçimi saldırgan olmaktır, bu tuzağa düşmeden gerekli yardımı bu konuda uzman kişilerden alın. Çünkü uygun yardımla, ya da en azından bu konuda bilinçlenmekle, yıllardır savurduğunuz enerjinizi kendi mutluluğunuz için harcayabilirsiniz.
 
 Unutmayın şu an bilinçsizlikten dünya da çok sayıda çocuk tacize uğruyor. Belki bunlardan biri sizin çocuğunuz, akrabanız ya da öğrencinizdir. Onların bu konudaki şikayetlerini ciddiye alın. çocuklarınıza sahip çıkın onları yalnız bırakmayın. Unutmayın insanı en çok en güvendikleri yaralayabilir. Tacizi alışkanlık haline getirenler çok akıllıca davranır ve onları yakalamak çok çok güçtür. Ve bu insanların içindeki bu olmaması gereken dürtüler onları bir çocuk parkında bekçi olmaya, çocuk yuvalarında çalışmaya ya da çocuklara çok sevecen davranıp, siz yetişkinlerin güvenini kazanmaya itebilir.
 
 Tüm bunları yaparken çocuğunuzun çevresine olan güvenini yitirmemesi için denetiminizi akıllıca ve ona belli etmeden yapın.

  image Ensest
 Literatüre baktığımızda ensestin tek ve kesin bir tanıtımını bulmak mümkün değildir. Tanım, disiplinlere göre farklılık gösterir. Hukukun tanımıyla psikolojinin tanımı birbirinden farklıdır.
 Gottlieb (1979), sosyal içerikli bir yaklaşımla ensesti, aile üyeleri arasında kanunlar ve normlar ile yasaklanan cinsel ilişki olarak tanımlamaktadır. Claude Levi-Straus, ensest yasaklarını şu şekilde betimlemektedir. "Ensest yasakları toplumsal bir kural oluşturduğundan sosyal ve kültürel bir olgudur. Ancak aynı zamanda iki yönden doğa kanunu olarak da karşımıza çıkar. Birincisi, ensest yasakları evrenseldir. Yani her kültürde ensesti yasaklayan bir kural bulunur. İkincisi, ensest yasakları insanın doğaya ait bir yönüne, yani cinsel yaşamına bir kalıp getirirler. Amerikan Sağlık Eğitim ve Koruma Bölümü'nün 1980'deki tanımına göre, "Aile içi yaşamında ana-baba figürüne, gücüne ve otoritesine sahip kişilerin, çocuğu cinsel anlamda taciz etmesi" olarak kabul edilmiştir. Son çalışmalarda üzerinde ortak kararın oluştuğu ensest tanımında her türlü erotik hareket (sözlü, sözsüz, fiziksel, görsel) veya aile üyeleri arasındaki evli olanlardan başka üyelerin bu şekilde davranışlarına ensest denir.
 
 Cinsel tacizlerin büyük bir çoğunluğu bildirilmeyip gizli kaldığı için, kesin bir oran bildirmek mümkün değildir. (Finkelhor, Hotaling, Lewis&Smith 1990). Russel'a (1984) göre ulusal rapor sistemlerinin olmaması da kesin sayıların bilinmesini engellemektedir. Hem bu sebepten, hem de Türkiye'de yapılan cinsel taciz çalışmaları çok sınırlı sayıda olduğu için ne oranda ensestle karşılaştığımızı kesin olarak söylemek mümkün olamamaktadır.
 
 Cinsel Taciz Yapan
 
 Genel bir çalışmada tacizler, ebeveyn figürünü oluşturan kişiler olarak bulunmuştur (baba, dede, amca, ağabey, dayı) (Finkelhor ve Ark 1990, Saundersi Kilpatrich, Resnick, Hanson&Lipovsky, 1992). Aile içinde meydana gelen tacizin %60'ı öz babalar tarafından gerçekleştiriliyor.
 
 Cinsel tacizin yaşandığı evlerde çoğunlukla fiziksel şiddet ve zorbalık görülmektedir. Tacizci, neredeyse bütün ev halkını, sıklıkla eşini döver, çocukların buna şahit olup ürkmelerini sağlar. Evdeki bu şiddetten çocuklar da paylarını alırlar. Ayrıca cinsel taciz sırasında veya dirençle karşılaşıldığında da sıklıkla fiziksel şiddet, tehdit uyguladıkları bilinmektedir. Tacizler cinsel şiddet uygulayacakları mağduru zorbalıklarıyla sindirir, korkutur, ölümle veya cezayla tehdit ederek iyice savunmasız hale getirirler, bunların hiçbiri olmazsa duygusal olarak baskı uygularlar.
 
 Tacizlerin Yaşı
 
 Cinsel taciz yapanların %40'ını adolesanlar, %60'ını ise yetişkinler oluşturuyor.  Türkiye'deki çalışmalarda adolesanlar yetişkinlere göre çok daha küçük oranda görülmektedir. Aşağıdaki olguların yaşları bilinenlerinden sadece %4'ünü adolesanlar oluştururken, %36'sını yetişkinler oluşturmaktaydı.
 
 %4'ü 18 yaşından küçük,
 %4'ü 19-39 yaşları arasında,
 %32'si 40-69 yaşlarındaydı,
 %60'ı bilinmiyor.


EKM
24
Kemik Erimesi

Osteoporoz (kemik erimesi)
 Rahim içi yaşamın ilk haftalarından itibaren oluşmaya başlayan kemik dokusu çocukluk ve ergenlik döneminde son şeklini almaya başlar ve insan 30'lu yaşlara geldiğinde kemikler kütlesel açıdan en dayanıklı hale gelmiş durumdadırlar.
 
 Kemikler yük taşımaya dayanıklı yapılar olarak yüksek oranda bağdokusu ve kalsiyum içerirler. Vücudun kalsiyum ihtiyacı gerekli durumlarda kemiklerden serbestleşerek kana geçen kalsiyumla sağlanır. Yani emiklerdeki kalsiyumun iki önemli işlevi vardır: kemiklerin dayanıklılığını artırmak ve gerekli durumlarda vücudun kalsiyum ihtiyacını karşılamak.
 
 Kemik kütlesi 30'lu yaşlardan itibaren yavaş bir şekilde gerilemeye başlar. Bu yavaş gerileme engellenebilen bir süreç değildir ve gerileme hızı artmadığı sürece kemiklerin sağlamlığı insana uzun bir yaşam boyunca yeter.
 
 OSTEOPOROZ (KEMİK ERİMESİ)
 

 Menopoz insan hayatında önemli değişikliklerin meydana gelmesine neden olur. Hem ruhsal hem de fiziksel bu değişiklikler temel olarak vücutta yumurtalıklardan salgılanan östrojenin azalması nedeniyle ortaya çıkar. Menopozla birlikte özellikle aşağıda anlatılacak olan risk faktörleri olanlarda kemik dokusu da kısa zamanda kalitesinden ödün vermeye başlayabilir. Menopozda olan kadınlar yaşamlarının geri kalan kısımlarında osteoporoza bağlı %50'lik bir kemik kırığı riski ile karşı karşıyadırlar.
 
 Osteoproz insan ömrünün giderek uzamasıyla birlikte ülkemizde de önemli bir sorun haline gelmiştir.
 
 Osteoproz nedir?
 

 imageOsteoproz, ya da daha çok bilinen adıyla "kemik erimesi", kemiğin mineral içeriğinin azalması nedeniyle dayanıklığının azalması, yani kalitesinin düşmesidir. Vücutta kortikal kemik ve trabeküler kemik olmak üzere iki ayrı kemik türü vardır. Kortikal kemik tüm vücut kemiklerinin %80'ini oluştururken, trabeküler kemik, bir arı peteği yapısında olan ve yüzey alanı daha geniş bir kemik türüdür. Trabeküler kemik omurgalarda ve uzun kemiklerin uç kısımlarında yer alır ve osteoporoza bağlı kırıklara en hassas bölgeler de buralarıdır. Kemikler sürekli olarak yapım-yıkım olaylarının ardı ardına devam etmesiyle yenilenen canlı dokulardır. Trabeküler kemiğin yapım-yıkım hızının kortikal kemiğe göre 4-8 kat daha hızlı olması bu kemikleri kırıklara daha hassas hale getirmektedir.
 
 Kadınlarda 40 yaşına kadar yapım-yıkım olayı dengeli bir şekilde devam ederken, bu yaştan itibaren yıllık %0.5'lik bir oranda geri dönüşümsüz bir kemik kaybı olur. Bu, özellikle menopozdan itibaren daha da hızlanır ve menopozda olan bir kadın her yıl trabeküler kemiklerinin %5'ini ve tüm vücut kemik dokusunun %1-1.5'luk bir kısmını kaybeder. Bu kayıplar 10-15 yıllık hızlı bir dönemden sonra oldukça azalır. İşte bu aşamaya kadar kaybedilen kemik dokusu miktarı kadının ileride kemik kırığıyla karşılaşıp karşılaşmayacağını belirleyen en önemli etkenlerden biridir. Zira bu süre içerisinde trabeküler kemiğin %50'si kortikal kemiğin ise %30'u kadar bir miktarı kaybedilmiş olabilir.
 Osteoproz hangi kemikleri etkiler?
 
 Osteoproz en sık vücudun yükünü taşıyan ve trabeküler yapıda olan omurları etkiler. Tüm Osteoproz olgularının %47'si omurlarda, %20'si kalçada (uyluk kemiğinin baş kısmında), %13'ü bileklerde ve %20'si diğer kemiklerde görülür.
 
 Bunun sonucunda özellikle ileri yaşlarda omurlardaki çökme kırıklarına bağlı olarak boyda kısalma olabileceği gibi (bir kadının ileri yaşlarda boyu 15-20 cm.ye kadar kısalabilir!), hafif düşmeler sonucunda ya da kendiliğinden, başta kalçada olmak üzere diğer kemiklerde hayatı tehdit eden kırıklar meydana gelebilir.
 
 Osteoproz kimlerde daha sık görülür?
 

 Osteoproz riski yaşla birlikte artar ve özellikle kadınlarda erkeklere göre daha sık görülür. İnce kemik yapısı olanlarda, ailesinde ve özellikle ailesindeki kadınlardan birinde kemik kırığı öyküsü ya da boyunda kısalma öyküsü bulunan kadınlarda, 45 yaşından önce kendiliğinden ya da ameliyatla yumurtalıkların alınması neticesinde menopoza giren kadınlarda, uzun süreli adet görememe şeklinde adet düzensizliği olan kadınlarda, gıdalarının kalsiyum içeriği az olan kadınlarda (en önemli kalsiyum kaynakları süt ve süt ürünleridir), yaşamlarında egzersize yer vermeyen, sigara içen, aşırı alkol kullanan kadınlarda, kortizon ve diğer bazı ilaçları kullanmak zorunda olanlarda ve başta hipertiroidi (tiroit hormonlarının yüksek olması) olmak üzere çeşitli hormonal hastalıklarda osteoproz riski artmıştır.
 
 70 yaşın üzerinde olan kadınların %21'inde hiçbir belirti olmasa da radyolojik olarak kırık yönünde değişiklikler gözlenir. Kalça kemiği kırıklarının riski menopozdan 10-15 yıl sonra artmaya başlar ve 90 yaşında bir kadının kalça kemiği geçirmiş olma olasılığı %20'dir. Bu kalça kırıklarının yaklaşık %15'i ilk üç ayda ölümle sonuçlanacak kadar ağırdır. Özellikle kalça kırıkları %50 kadında sakatlıkla sonuçlanır.
 
 Osteoproz tanısı nasıl konur?
 

 Klasik radyolojik yöntemlerle (düz röntgen filmleriyle) osteoproz tanısı koymak hatalıdır. Bunun yerine DEXA adı verilen özel yöntemle ve kemik tomografisi yöntemiyle vücudun en hassas kemikleri olan uyluk başı bölgesi, omurlar ve kol kemiklerinin incelemesi yapılır ve hassas bir şekilde tanı konabilir. Raporda "normal", "osteopeni" (osteoproz başlangıcı), "osteoproz" ve "ileri derecede osteoproz" olmak üzere farklı ifadeler kullanılabilir.
 
 Hiç bir şikayeti olmayan kadınlarda bile menopoza girdiklerinde bir kez ve daha sonra beşer yıllık aralıklarla kemik ölçümü önerilmektedir.
 
 Osteoproz nasıl tedavi edilir?
 

 Başlamış bir osteoproz süreci sonucu kaybedilen kemiği yerine geri getirmek zordur. Ancak süreç bazı tedavilerle büyük oranda durdurulabilir. Bunun sonucunda ileri derecede osteoproz olguları hariç, kırık oluşma riski de önemli derecede azalmış olur.
 
 Östrojen tedavisinin süreci yavaşlattığı artık kesinlikle kanıtlanmıştır. Östrojen tedavisi alanlarda kol ve kalça kırıklarında %50-60 oranında azalma, beraberinde kalsiyum alımı da sağlandığında (kalsiyumdan zengin gıdalar alınması ve gerekli durumlarda ilaç şeklinde kalsiyum tedavisi) omurga kemiği kırıklarında %80'lik bir azalma beklenebilir. Bu, özellikle en az 5 yıllık bir tedavi sonrası etkili olur.
 
 Östrojen tedavisinin etkili olabilmesi için tedavi devam etmelidir. Tedavi bırakıldığında osteoproz süreci tedaviden önceki eski hızıyla devam eder. Progesteron tedavisi de kalsiyum metabolizması üzerindeki olumlu etkileriyle osteoprozun önlenmesine katkıda bulunur.
 
 Kalsiyum emilimi yaşla birlikte azalır ve özellikle menopoz sonrası azalma daha belirgin olur. Kalsiyum dengesinin sağlanması osteoproz engellenmesinde en önemli basamaklardan biridir. Ancak östrojenin az olduğu durumlarda kalsiyum ne kadar alınırsa alınsın etkili olmayabilir. Bu yüzden östrojen tedavisine ek olarak vücuda gıdalarla ya da ilaç verilmesi yoluyla günlük 1000 gram kalsiyum girişinin sağlanması önemlidir.
 
 Östrojen tedavisinin sakıncalı olduğu durumlarda ise kalsitonin adlı ilaçtan faydalanılır.
 
 İlaç tedavisi dışında osteoprozun önlenmesi ya da ilerlemesinin durdurulması için yaşam tarzında da bazı değişiklikler yapılmalıdır. Günde en az 30 dakika olmak üzere, haftada 3 kez vücudu zorlamayan sporlar yapılması menopoz döneminde kemiğin mineral miktarını önemli ölçüde iyileştirir. Sigara ve alkol bırakılmalıdır. Dengeli bir diyetle yeterli kalsiyum alınması için gerekli değişiklikler yapılmalıdır.

Osteoporoz Nedir?
  Osteoporoz, kemiklerin kütle kaybetmesine yol açan ve en yaygın görülen kemik metabolizması hastalığıdır. Kemiklerin kütlesinin azalması kolaylıkla kırılabilmesine neden olmaktadır. Osteoporoz'un kelime anlamı; Osteo (kemik) poroz (delikli) kelimelerinin birleşmesinden oluşur, delikli kemik halk arasında "kemik erimesi" olarak bilinir.

image

50 yaşın üzerinde her 8 kişiden 1'inde Osteoporoza bağlı omurga kırığı gelişmekte olup bu oran yaş ile birlikte artmaktadır. Kalça kırığı, 70 yaşın üzerindeki her 3 kadından ve her 9 erkekten 1'inde görülen önemli bir sağlık problemidir. Osteoporotik kırıklar olarak tanımlanan kırıklar, el bileği, omurga, ve kalça kırıklarıdır.

Osteoporozdan etkilenen insanların % 80'i kadınlardır. Kadınlarda daha sık rastlanan Romatoid Artrit gibi iltihaplı romatizmaların varlığı yada kortizon, tiroksin gibi ilaçların kullanımı halinde Osteoporoz riski artmaktadır.

Kemik yaşam boyu sürekli yapılan, yıkılan canlı bir dokudur. Yaşam süresince eski kemik yıkılır ve bunun yerini sağlam yeni kemik alır. Kemik bal peteği görünümünde olup başta kalsiyum olmak üzere önemli mineralleri depolar. 20 - 25 yaşlarına kadar yiyeceklerden alınan kalsiyumun kemiği yenileme kapasitesi kemiğin yıkım hızından daha yüksektir. 30'lu yaşlarda Tepe kemik kütlesi adı verilen en yüksek kemik kütlesine ulaşılır. Bu dönem kemiğin en güçlü olduğu dönemdir.

40 yaşları civarında kemik kütlesi yavaş yavaş azalmaya başlar. Bu kayıp menopozdan sonra kadınlarda östrojen hormonunun seviyesinin düşmesine bağlı olarak hızlanmaktadır. Menopozdan sonraki ilk 5 yıl kemik kütlesinin en hızlı kaybedildiği zaman dilimidir. Bu dönemde kadınlar her yıl kemik kütlelerinin % 3'ünü kaybedebilirler. Hızlı kayıp döneminin sonlarında, 60 yaş civarında Osteoporozun ilk belirtileri; kamburlaşma, boy kısalması, yaygın sırt ağrıları yada ufak bir zorlama sonucu oluşan kırıklar şeklinde ortaya çıkabilir.

RİSK FAKTÖRLERİ

Genç bir erişkin iken ulaştığımız "Tepe kemik kütlesi" ve yaşlanmaya başladığımızda oluşması beklenen "Kemik Kaybının Hızı" Osteoporoz gelişme riskimizi belirler. Kimlerin bu hastalığa yakalanacağı önceden öngörülememektedir. Ancak hastalığa yakalanma riski aşağıdaki durumlarda artmaktadır:

  • 45 yaşın altında doğal yada cerrahi menopoz

  • Kadın olmak

  • İleri yaş

  • Ufak, tefek, zayıf yapıda ve beyaz tenli olmak

  • Ailede Osteoporotik kırık öyküsü (özellikle annede kalça kırığı)

  • Daha önce kırık geçirmiş olmak (ön kol kırığı gibi)

  • İnflamatuar (iltihaplı) eklem hastalığı yada Astım varlığı

  • Kemik yıkımını hızlandıran ilaçların kullanımı (Kortizon, guatr ilaçları, sara ilaçları, heparin v.b.)

  • Kalsiyumdan fakir beslenme, yetersiz D vitamini

  • Sigara içme, alkol kullanımı, fazla kahve tüketimi

  • Düzenli egzersiz yapma alışkanlığının olmayışı

  • Erkeklerde düşük testosteron düzeyi

  • Uzun süreli yatak istirahatı

  • Bunama


Yukarıdaki faktörlerden 1 ya da 1'den fazlası sizde var ise Osteoporoz'a yakalanma ve kırık riskiniz yüksektir.

Kadınların kemik kütlesi erkeklere oranla % 20 - 30 daha azdır. Bu nedenle erkeklere nazaran Osteoporoza yakalanma riski kadınlarda daha fazladır. Ancak ileri yaşlarda özellikle 70 yaşın üzerinde her iki cinste de kalça kırığı riski artmış olarak karşımıza çıkmaktadır. Astım ve iltihaplı eklem romatizmalarında kullanılan kortizon gibi ilaçlar, ilaç kullanımına bağlı kemik kütlesini azaltan ilaçların en önemlileridir. Kemik kaybının miktarı bu ilaçların dozuna ve kullanım sürelerine göre değişmektedir. 7,5 mgr'ın üzerinde uzun süreli kullanım (3 aydan uzun süre) kırık riskini artırmaktadır. Kortizon kemik yıkımını hızlandırır. Östrojen seviyelerini düşürür, kalsiyumun barsaktan emilimini azaltarak osteoporoza neden olur.

Kortizon dışında Osteoporoz riskini arttıran ilaçları; Guatr hastalığı tedavisinde kullanılan tiroksin, Sara hastalığında kullanılan antiepileptikler ve kanın pıhtılaşmasını engellemek için kullanılan heparin gibi ilaçlardır.

Bu ilaçları kullananlarda muntazam aralıklarla KMY (Kemik Mineral Yoğunluğu) ölçümü yapılmalıdır.

OSTEOPOROZDAN KORUNMA

Osteoporozdan korunmanın başlıca yöntemi; Tepe kemik kütlesine erişinceye kadar olan dönemde güçlü, sağlam kemik yapıyı oluşturmak ve sonraki yaşlarda kaybı engellemektir.

Yeterli ve güçlü kemik kütlesine sahip olursak ileri yaşlardaki kaybımızı daha az problem ile atlatabiliriz. Kemik kütlesi genetik faktörlere bağlı olarak değişebilirse de yaşam biçimimizi akillıca düzenleyerek Osteoporozu yavaşlatabilir ve hatta engelleyebiliriz.

Daha sonraki hayatınızdaki kaybı en aza indirebilmek için 35 yaşına kadar mümkün olduğunca en yüksek kemik kütlesine sahip olabilecek önlemleri almalısınız.

Aldığınız kalsiyum miktarını arttırın

Kalsiyum sadece kemik sağlığı için değil, diğer vücut fonksiyonları içinde gerekli bir mineraldir. Vücudumuz kanda belirli bir miktar kalsiyum bulundurmak zorundadır. Kaslarımızın kasılması, kalp ritmi ve normal kan akışkanlığı için kalsiyuma ihtiyaç vardır. Bunlar kalsiyumun kemik yoğunluğu üzerindeki etkisinden daha öncelikli fonksiyonlarıdır. Bu fonksiyonları yerine getirebilmek için yeterli kalsiyum almıyorsak vücudumuz depoları yani kemikteki kalsiyumu kullanacaktır.

Ne kadar kalsiyuma ihtiyacınız olduğu cinsiyetinize, yaşınıza ve Osteoporoz riskinize bağlıdır. Kalsiyum ihtiyacı ergenlikte, hamilelikte, emzirme döneminde ve menopozdan sonra artmakta günlük 1000 - 1500 mgr'a çıkmaktadır. Bu gibi özel durumların dışında günlük gereksinim 800 mgr kadardır. Bir bardak sütte yaklaşık 250 mgr kalsiyum bulunmaktadır. Ne yazıkki bir çok kadın günlük 500 mgr'ın altında kalsiyum alma alışkanlığındadır.

D vitamini kalsiyumun barsaktan emilimine ve kemikler tarafından depolanmasına yardımcı olan bir hormondur. Günlük ihtiyacımız olan miktar 400 - 800 İÜ'dir. Güneş ışığının etkisi ile ciltde, karaciğerde ve böbrekte sentezlenerek aktif D vitamini haline dönüşür. Kış aylarında, güneş ışığından yeterli yararlanamama durumlarında sentezi azalmaktadır. İleri yaşlarda özellikle böbrekten yapımının azalması, yaşlanma sonucu Osteoporozun artmasına yol açan önemli bir nedendir.

Kalsiyum kaynağı olan yiyecekler:

Süt ve süt ürünleri en önemli kalsiyum kaynaklarıdır. Süt, yoğurt ve peynir en fazla kalsiyum içeren gıdalardır. Bir bardak süt günlük ihtiyacımızın 1/4'ünü sağlar. Yağ ve kaloriden kaçınmak için düşük yağ içeren süt ve süt ürünleri kullanılabilir (kalsiyum içerikleri değişmez).

Kalsiyumdan zengin diğer gıdalar

  • Yeşil sebzeler

  • Kabuklu deniz hayvanları

  • Sardalye balığı

  • Soya fasulyesi

  • Fındık , badem

  • Pekmez

  • Kalsiyum ile zenginleştirilmiş meyve suları ,ekmekler v.s

Farmakolojik kalsiyum destekleri:

Kalsiyum içeren ilaçlar içerdikleri elemental (temel) kalsiyum miktarına göre çeşitlenirler. Kalsiyum karbonat en yüksek elemental kalsiyumu sağlar. Yemek esnasında alınması emilimlerini artırmaktadır. Kalsiyum sitrat ve kalsiyum glukonat bileşikleri daha az elemental kalsiyum içerirler, ancak vücudumuzun bunları emmesi daha kolaydır. Son yıllarda kalsiyum, magnezyum, çinko ve boron gibi kemik için yararlı diğer minerallerle zenginleştirilmiş kalsiyum bileşikleri üretilmektedir. Kalsiyum alınımı sırasında günde 6-8 bardak su içmeye özen gösterilmelidir. Hangi bileşiğin sizin için en iyi olduğunu doktorunuza danışabilirsiniz.

Sigara içmekten kaçının

Sigara içenler içmeyenlere oranla daha fazla osteoporoz riskine maruz kalmaktadırlar. Sigara birkaç yolla osteoporoza neden olmaktadır. Sigara içenler menopoza daha erken girerler, östrojen düzeyi sigara içenlerde daha düşüktür ve vücut kütle indeksi daha azdır.

Alkol kullanımından kaçının

Fazla miktarda (günlük 100 ml'den fazla) alkol tüketen kişilerde osteoporoza yakalanma riski yüksektir. Alkol, kemik yıkımını hızlandırır, alkol kullanan kişilerin kemik yoğunluğu daha düşüktür ve ayrıca alkol kullanımını düşme riskini de arttırmaktadır.

Egzersiz yapın ve yaşam boyu aktif kalın

Sedanter yaşam ve uzun süreli yatak istirahati osteoporoz riskini arttırır. Hareketli olma, kolay hareket edebilme yeteneğimizi arttırır, kas gücümüz artar, dengemiz korunur, düşmeden korunuruz.

Egzersiz kalp ve damar sağlığımız için de gereklidir. Osteoporozdan hem korunmada hem de tedavi amacı ile egzersizlerden yararlanılmalıdır. Korunmada yürüyüş gibi hafif egzersizler etkili olabilir ise de tedavide kullanılan egzersizler Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanları tarafından reçete edilen özel tipte ağırlık taşıma egzersizleri gibi egzersizlerdir.

Fiziksel olarak aktif bir insan değilseniz ve aşağıdaki durumlardan herhangi biri var ise egzersiz için doktora danışılmalıdır.

  • 40 yaşından sonra kırık ya da osteoporoz'un varlığı

  • Kalp hastalığı, yüksek tansiyon, felç, yüksek kolesterol

  • Egzersiz sonrası göğüs, boyun, omuzlar ve kolda ağrı ya da sıkışma hissi oluşuyor ise

  • Ufak bir güç sarfedildiğinde bile nefes darlığı ve baş dönmesi oluşuyor ise

  • Egzersiz programına başlamadan önce diabet gibi özel tıbbi dikkat gerektiren bir hastalık mevcut ise.

Östrojen kullanımı

Menopozdan sonra kadınlar östrojen azalmasına bağlı olarak daha hızlı kemik kaybına maruz kalırlar. Bu hormon adet kanamalarını kontrol etmesi yanı sıra kemiklerin kalsiyumu depolamasına ve kemik kütlesinin korunmasına da yardımcı olur. Ülkemizde ortalama menopoz yaşı 48 yaş civarıdır. Menopoza giren bütün kadınlar doktorları ile östrojen tedavisi konusunda bilgi almalıdırlar. Hızlı kaybın oluştuğu erken menopozal dönemde (ilk 5-10 yıl) kullanılması önerilmektedir. Kırık riskini en aza indirmek için östrojen kullanımında önerilen süre 10 yıldır. Kadın doğum uzmanları tarafından önerilen östrojen, tablet ya da cilt peç'leri şeklinde kullanılmaktadır. Östrojen kullanımı meme ve rahim kanseri riskini arttırmaktadır. Rahim kanseri riski östrojen ile birlikte progesteron kullanılarak azaltılabilir.

Östrojen kullanımı ile adet kanamaları benzeri kanamalar oluşabilir. Östrojene benzer etki gösteren yeni hormonlar daha az yan etki göstermektedirler. Östrojen kullanıyor iseniz sık sık doktor kontrolüne ihtiyacınız var demektir. Ailenizde meme kanseri, rahim kanseri ve kan pıhtılaşma sorunu var ise doktorunuz östrojen kullanmanıza izin vermeyebilir. Östrojen kullanmayan kişiler için kemik kütlesini koruyan ve kırığı engelleyen diğer ilaçlardan yararlanılır.

OSTEOPOROZ TANISI NASIL KONULUR ?

Kemiğiniz kırılana, kamburlaşana ve boyunuz kısalana kadar osteoporoz belirtilerini fark etmeyebilirsiniz. Aşikar yakınmalar oluşuncaya kadar sessiz bir dönem geçirebilirsiniz. Doktorunuz osteoporoz olup olmadığınızı yada olma riski taşıyıp taşımadığınıza karar verebilir. Osteoporoza neden olabilecek diğer hastalıkların varlığı, (Tiroid hastalıkları, inflamatuar eklem romatizmaları, astım, ilaç kullanımı v.b.) kırık öykünüzün bulunması, beslenme durumunuz, genel sağlığınız, ailede özellikle annede kırık öyküsü gibi bilgiler doktorunuza riski belirlemede yardımcı olacaktır. Doktor fiziksel muayene, kan ve idrar tetkikleri ve radyografi ile tanıya ve ayırıcı tanıya gidebilir.
Risk mevcudiyetinde kemik mineral yoğunluğu ölçümü tanıyı kesinleştirir. Bu testler kırık riskini belirlemede en güvenilir yöntemlerdir. Hastalığın erken tespit edilmesine de yardımcıdır. Riski yüksek olan hastalarda yılda bir kez, riski düşük olan hastalarda 2-5 yılda bir tekrarlanır. Tedaviye yanıtı değerlendirmek içinde yılda bir kez tekrarlanabilir. 1 yıldan daha kısa aralıklarla yapılmasının yararı yoktur.

Kemik ölçümleri hızlı, kolay yapılabilen testlerdir. Çok çeşitli yöntemler var ise de en çok DEXA (Dual photon X-ray absorbsiometre) kullanılmaktadır.

DEXA ile kemiğin % 1-2'lik kaybı bile değerlendirilebilir. Osteoporoz tanısında ve tedavinin takibinde hekim önerisi ile kullanılmalıdır. Yenilerde daha ucuz ve basit olan ultrasonografi gibi kemik ölçüm metotları da denenmektedir.

Düz kemik radyografisi kırıkların tespit edilmesinde yararlıdır. Ancak kemik yoğunluğunun saptanmasında hassas değildirler. Direkt radyografi ile kemik yoğunluğu azalması tespit edildiğinde kemiğin en az % 30'u kaybedilmiş demektir.

Doktorunuz tanı için ve özellikle kemik kaybınızın hâlihazırda hızlı olup olmadığını tesbit edebilmek için kan ve idrar testleri isteyebilir. Bunlar: kan kalsiyum, fosfor, alkalen fosfataz, parathormon, D vitamini değerleri, tiroid fonksiyon testleri, sedimantasyon, karaciğer ve böbrek fonksiyon testleri gibi testlerdir.

Osteoporoz hareket sistemi hastalıkları dediğimiz kas iskelet sistemi hastalıkları ile uğraşan Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon hekimlerinin en önemli uğraş alanı hâline gelmiştir. Osteoporozu olan hastalarda sıklıkla karşılaşılan sırt ağrıları kişilerin yaşam kalitelerini etkilemekte ve bu nedenle de boyun ve bel ağrılarının tanı ve tedavileri ile yoğun bir şekilde ilgilenen Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanlarına baş vurmaktadırlar. Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanları Osteoporoz'un tanısında, tedavisinde (ilaç, korseleme, egzersiz) yol göstericiniz olacaktır. Osteoporoz tanısı ve tedavisi için östrojen kullanıyor iseniz kadın doğum hastalıkları uzmanı ile, Guatr gibi bir hastalığınız söz konusu ise Endokrinoloji Uzmanı ile Osteoporoz riskinizi tartışabilirsiniz. Özellikle kalça kırığının tedavisi ve cerrahi gerektiren omurga ve ön kol kırıklarında ise Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanının yardımına başvurmalısınız.

OSTEOPOROZ TEDAVİSİ

Osteoporozu önlemek için alınan önlemler: Kalsiyum, düzenli egzersiz, östrojen alınımı, sağlıklı bir yaşam biçimi sürdürülmesi, aynı zamanda tedavi içinde yararlı önlemlerdir. Farklı tedavi seçenekleri değerlendirilirken, risklerinizin tanımlanması ve bunların tedavileri hakkında bilgilendirilmeniz yanı sıra, yaşınızın, aktivite durumunuzun, diğer sağlık problemlerinizin ve kişisel tercihlerinizin hesaba katılması gerekecektir.
HRT yada hormon replasman tedavisi en eski ve en çok önerilen tedavilerden birisidir. Östrojen hormonu progesteron ile birlikte yada tek başına önerilmektedir. Östrojen tedavisinin Osteoporoz da etkili olabilmesi için menopozdan hemen sonra başlanması ve 5-10 yıl gibi uzun bir süre kullanılması gerekmektedir.

Kalsitonin (Miacalcic, Tonocalcin vb.), enjeksiyon yada nazal spray şeklinde önerilen Osteoporozu engellemenin yanısıra ağrıyı da kontrol eden bir ilaçtır. En az 2 - 3 yıl süre ile kullanılmalıdır.

Bisfosfonatlar son yıllarda üretilen, ağızdan alınıma elverişli kemik yoğunluğunu artıran ilaçlardır. Ülkemizde Etidronat (Didronat), Alendronat (Fosamax) bulunmaktadır.

Kalsiyum diğer tedavilerin yanısıra verilen, hemen tüm menopoz sonrası kadınlara önerilen bir ilaçtır. Son zamanlarda D vitamini ile birlikte alınması önerilmektedir. D vitamini seviyesi yaşla birlikte azalır. Kalsiyum ile D vitamini kombinasyonları, tek başına bile kemiğin % 30 - 35 oranında kazancı sonucunu sağlayabilirler.

Osteoporozun teşhis ve tedavisinde sürekli yeni metotlar geliştirilmektedir. Doktorunuz doğru tedaviyi bulmanız ve bu tedavinin risklerini, yan etkilerini ve yararlarını anlamanız açısından en iyi rehberiniz olacaktır.

DÜŞMELERİN ENGELLENMESİ

Yaşlandıkça, düşüp bir yerinizi kırma riskini artıran bir takım değişikliklerin oluştuğunu fark edebilirsiniz. Bunlar kas zayıflığı, görme bozukluğu, hastalık yada ilaç alınımı nedeni ile oluşan baş dönmesinden kaynaklanabilir. Osteoporoz sonucu incelen kemik çok hafif bir zorlama sonucu bile kırılabilir. Bu nedenle düşme riskinin azaltılması ilaç ile tedavi kadar önemlidir. Düşme riskinizi kas gücünü artıran egzersizler yaparak, alçak ökçeli kaymayan tabanlı ayakkabılar giyerek azaltabilirsiniz. Düzenli göz muayeneleri, gereksinim duyarsanız gözlük kullanımı görüşünüzü iyileştirecektir. Doktorunuza baş dönmenizin nedenini sorun. Tansiyonunuzun ve kan şekerinizin ani inip çıkmaları konusunda bilgilerinin ve doktorunuzdan yardım isteyin. Aşağıdaki liste, evinizi daha güvenli kılmak ve düşme riskinizi azaltmak için evde ne gibi önlemler almanız gerektiğini göstermektedir.

Işıklandırma

  • Merdiven, oda ve koridorlar iyi ışıklandırılmalı

  • Gereken yerlere gece aydınlatma sağlanmalı

  • Yatağınızın yanında fener bulundurabilir ve gece kalktığınızda kullanabilirsiniz.

Zemin Döşeme

  • Küçük, kayabilen halı, kilimlerden kaçının, kullanıyorsanız kaymaması için gerekli önlemi alın

  • Halı kenarlarını sabitleyin

  • Kaymayan cilalar kullanın

  • Ayak altındaki elektrik kordonlarını kaldırın

Merdivenler

  • Merdivenin başına ve altına elektrik düğmeleri koyun

  • Kaymayan yüzeylerle kaplayın

  • Tırabzan koydurun ve inerken çıkarken kullanın

Banyo

  • Banyo küvetinin, tuvaletin, duşun yanına tutunmaya yardımcı tutamaklar yerleştirin

  • Kaymayı engelleyici lastik yada yapışan zeminler koyun

Mutfak

  • Alet edevatı kolay erişilebilecek yerlere koyun (iskemleye tırmanmayı gerektirmeyen)

  • Raflara ulaşmak için sağlam bir basamak kullanın.


EKM
24
Meme Kanseri9

Meme Kanseri Sonrası Gebelik
Meme kanseri tedavisi sonrası gebe kalmanın güvenliği hem o kişi hem de doktoru için kaygı verici bir konudur. Pek çok kadın farklı nedenlerden (eğitimsel, profesyonel ve kişisel) çocuk doğurmayı geciktirdiği için çocuk doğurmaya başlama ya da çocuk büyütme tamamlanıncaya kadar, giderek artan sıklıkta meme kanseri tanısı almaya başlamışlardır. Çocuk yetiştirmenin 30’lu 40’lı yaşlara bırakılması; bu yaşlarda meme kanseri insidansı artışı ile birliktelik gösterir. Meme kanseri Amerika’daki kadınlarda en sık görülen malignesidir ve yıllık 200.000’den fazla kadını etkilemektedir. Meme kanseri hastalarının çeşitli ülkelerde 40 yaş altı hasta oranı yaklaşık %10’dur. Tedavinin tamamlanmasından sonra hastanın gebelik ve çocuk doğurmayı istemesi gayet doğaldır.
 
 Meme kanseri tanısı sonrası çocuk sahibi olma kararı alınırken, potansiyel olarak kısıtlı hayat süresinin sosyal, psikolojik ve ekonomik etkileri göz önünde bulundurulmalıdır. Bu nedenle sadece küçük oranda bir kadın, muhtemelen hem yukarıdaki nedenlerden hem de kemoterapinin fertilite üzerine etkisi yüzünden meme kanseri tedavisi sonrası gebe kalmaz. Gebe kalanların bir kısmı ise; aynı zamanda olaysız bir gebelikse bu gebeliklerin bildirilmesi aynı zamanda kesin olarak düşük olacak, böylece sonuçları hakkında az bilgiye ulaşılacaktır. Siegal ve arkadaşları meme kanseri tedavisi olmuş ve ileri bir gebeliği gerçekleştirmeyen 50 kadınla bu kararlarının nedenleri hakkında görüşmüştür. Bildirilen nedenler; kanserin tekrar etme korkusu, radyoterapinin indüklediği doğum defektleri korkusu, çocukta artmış kanser riski olabileceği inanışı, çocuğa bakmanın stesidir. BRCA1 gibi genetik mutasyona sahip kadınlarda bunu kalıtımsal olarak çocuğuna geçirip geçirmeyeceği konusu hakkında henüz bilgi yoktur. Meme kanseri için genetik riski olan kadınlarda; genetik konsültasyon, bilinen veya meme kanseri için umulan yatkınlığa sahip kadınların uygun genetik konsültasyonu ve psikolojik düzenlenmesi günümüz tıbbında halen keşfedilmemiş noktalar içermektedir.
 
 Öte yandan daha önce konulan meme kanseri tanısı eğer hastanın yaşamını etkilemiyorsa, fetusda hiçbir yan etki gösterilememiştir. Nüksün erken dönemde görülebilmesi nedeni ile günümüzde hastalara gebe kalmadan 2 veya 3 yıl beklemeleri önerilmektedir.
 
 Meme kanseri sonrası gebe kalma kararı üç soruyla cevaplandırılmalıdır. Bu karar neden seçilmiştir; bu kararın yorumu umulan bir sonuca dayanmaktadır. Karar, tüm olasılıklarla beraber değerleri geniş bir değişken aralık içerir. Bu nedenle bu modelde öngörülebirlik çok düşüktür. Daha ileri olarak meme kanseri sonrası gebe kalma isteği beraberinde anneliği tatmin eder, sağlık ve kadınlık için iyileşmeyi ifade eder. İkinci soru kararın yükümlülüğünün kime ait olduğudur. Otonomi paradigması altında kadının kararı yalnızca kendi başına doğru karardır. Son soru ise kararın nasıl alınacağıdır. Kausitistik analiz kadınların kararını düzeltebilir. Konu sadece karar hakkında değil; fakat aynı zamanda hasta-doktor ilişkisine bağlı bir karar hakkında hem de sadece bir biyomedikal sorun olmayan karar hakkındadır.
 
 Meme kanseri tedavisi görmüş ve gebe kalmak isteyen kadınlara, gebeliğin mümkün olduğu ve meme kanseri için prognozu ağırlaştırması ile bağlantılı görülmediği bildirilmelidir. Öte yandan gebe kalınması az oranda önerilir. Çünkü meme kanserinin çoğunun tekrarı ilk tanıdan iki-üç yıl sonra görüldüğü için, hastalara üç yıl sonra gebe kalması önerilmelidir. Eğer hastanın aksilla tutulumu var ise gebeliğin geciktirilmesinin beş yıla kadar uzatılması önerilebilir, ancak bu sadece bir fikirdir. Emzirmenin, meme kanseri tekrar riskini arttırdığına ne de çocukta herhangi bir sağlık riski taşıdığına dair hiçbir kanıt yoktur. Daha önce meme kanseri tedavisi görmüş, rezidüel tümörü kanıt göstermeyen kadınlar, çocuklarını emzirmeye teşvik edilmelidir.
 
 Karar her hasta için ayrı; hastanın prognozuna ve gebelik isteğine göre değerlendirilmelidir.
 
 Meme kanseri sonrası yaşamını sürdürenlerden gebe kalanların; kendi kendini eleyerek seçilmiş bir grup olarak, hamile kalmak istemeyecek kadar kendini iyi hissetmeyenlere göre daha iyi bir iyilik haline sahiptir. Bir grup araştırmacı meme kanseri tanısı sonrası gebe kalanların yarısı 15 yıl yaşarken, 20-40 yaşları arasındaki kontrol grubunda sadece % 35’inin yaşadığını bulmuştur. Aynı araştırmacılar aynı zamanda; en iyi sonuç alan kadınların birden fazla çocuk sahibi olmasına rağmen; tanı ile gebelik arasında mesafe uzadıkça daha iyi sonuç alındığını bulmuşlardır. Mignot ve arkadaşları meme kanseri tanısı sonrası ortalama 21 (1-87) ay sonra gebe kalan ortalama yaşı 32 olan 68 kadın hakkındaki verileri toplamış ve 72 ay takipte %19 relaps ile beraber %71’lik 10 yıllık yaşam hesaplanmıştır. Bu oranlar yaş-evre eşli kontrollerdeki 10 yıllık yaşam % 75’den istatiksel olarak farklı değildir. Ariel ve Kempner meme kanseri sonrası gebe kalan 47 hasta bildirmiş ve mortalitede artış bulamamışlardır. En son olarak Kroman ve arkadaşları, Danimarka Kanserli hasta kaydından 173 hasta belirlemiş ve kötüye gidiş hakkında hiçbir kanıt bulunamamıştır. Bir başka topluma dayalı vaka kontrol çalışmasında meme kanseri sonrası gebe kalan 53 kadında yaşam üzerinde belirgin yan etki gösterilmemiştir (bağıl risk: 0,8, güvenlik aralığı 0,3-2,3) . Her nasılsa bu çalışmaların yaptığı; meme kanserini takip eden gebeliği sonlandırmanın yaşamı uzatmadığını, bunu yapmanın daha zararlı olabileceğini düşündürebilir. Öte yandan Surbone ve arkadaşları sonuçların daha az inanılır ve kesin olduğunu bildiren birkaç sonuç bildirmiştir. Meme kanseri üzerine hormonal etki çok iyi bilinmektedir. İlk doğumun yaşı, menarj, menapoz yaşı, postmenapozal hormon tedavisi, meme kanseri patogenezinde belirgin hormonal faktörlerdir. Endojen hormonların meme kanseri gelişiminde patogenezi 100 yıldan fazla bilinmektedir. Beatson 1896 yılında ilerlemiş lokal hastalığı olan premenapozal hastalarda ooferektomi ile gerilemeyi belirtmiştir. Östrojenin mikrometastazların büyümesini hızlandırmaya neden olması, uyku halindeki mikrometaztazları uyardığı veya yeni bir primerde direk karsinogenezi uyarması; meme kanserli hastalarda en başta gelen kaygılardır. Peck JD ve arkadaşları 2002 yılında yaptıkları bir çalışmada gebelik hormon düzeyleri ve ileride annede gelişebilecek meme kanseri riskini değerlendirmeye çalışmışlardır. Bu çalışmada gebelik sırasında ölçülen serum steroid hormon düzeyleri ile annenin meme kanseri riski arasındaki ilişki direkt olarak değerlendirilmiştir. Vaka kontrollü bu çalışmada 1959 ile 1966 yılları arasında gebe kalmış kadınların, toplam unkonjuge östrodiol, estrone, estriol ve progesteron 3. trimestir serum düzeyleri, vaka kontrollü çalışmada toplanmıştır. Vakalardan bir kısmına (194 olguda) 1969 ve 1991 yılları arasında meme kanseri tanısı konmuştur. Kontrollerde (374 olguda) randomize yapı kullanılarak gebelik sırasında yaş eşleştirilmiştir. Yüksek progesteron düzeyleri azalmış meme kanseri insidansı, yüksek östrojen düzeyleri artmış meme kanseri insidansı gözlenmiş, östradiol düzeyi ile kanser arasında ilişki gözlenememiştir. Sadece birkaç vakada gebelikten 15 yıl sonra kanser gelişmiş olup; geç veya erken kanser gelişen vakalar karşılaştırılamamıştır. Östrojen progesteron oranı değerlendirildiğinde; progesterona göre yüksek total östrojen ve yüksek östrojen düzeylerine sahip olanlarda orta derecede artmış meme kanseri insidansı tespit edilmiştir. Bu bulgular gebelikteki steroid hormon düzeylerinin meme kanseri için risk faktörü olduğunu düşündürmüştür.
 
 Pek çok otorite; meme kanseri tedavisinin sonucunda hastalığı ilerleyenleri veya tekrar edenleri tespit edebilmek için 2-3 yıl beklemeyi önermektedir. Bu süre zarfında gebelikten korunma mekanik olmalıdır. Meme kanseri sonrası kombine oral kontraseptiflerin kullanılması ile bağlantılı yine de iyi tanımlanmamış az da olsa risk olabilir.
 
 Emzirme : Eğer hasta kemoterapi alıyor ise; sütün kontamine olma potansiyeli nedeni ile emzirme kesilmelidir. Öte yandan; bunu takip eden gebeliklerde emzirme kontrendike değildir. İyi dökümante edilmemesine rağmen, konservatif cerrahiye giden bir memede süt üretimi teorik olarak mümkündür. Çıkarılan meme kısmı merkezden ziyade periferde ise muhtemelen daha kolaydır. Radyoterapi normal meme epitelinde; süt üretimini azaltabilecek değişiklikler yapabilir. Bir grup araştırmacı tarafından yapılan bir çalışmada; ışınlanmış memeden 11 hastadan sadece biri emzirebilmiştir.
 
 KARAR
 Meme kanseri gebelik sırasında, gebe olmayan premenapozal kadınlarda olduğu gibi aynı oranda görülür. Her iki grupta benzer biyoloji ve yaşam hızına sahiptir.Tedavi bu nedenle benzerdir ve gebelik nedeni ile gecikmiş olmamalıdır. Gebeliği sonlandırma; birinci trimestirde kemoterapinin veya radyoterapinin riski olmazsa ya da hasta agresif ilerlemiş hastalığa sahip değilse nadiren gerekir.
 
 Meme kanseri tedavileri fertiliteyi etkileyebilir. Bu özellikle 40 yaş üzerinde kemoterapi alan kadınlarda belirgindir. Öte yandan eldeki bilgilerin yorumu sonucu; bir kadının meme kanseri tanısı sonrası gebe kalırsa, süreceği yaşam süresinin etkilenmeyeceği ve hatta paradoksik olarak daha iyi bir yaşam sürebileceği düşüncesine varılmaktadır.
 
 Meme kanseri tedavisi sonrası gebelik hakkında büyük prospektif çok merkezli çalışmalar konuyu aydınlatacaktır. Elimizde olanlar ise retrospektif, sınırlı sayıda hasta ile topluma dayalı çalışmalardır.

Meme Kanseri Hakkında Sık Sorulanlar
 

Genç kadınlar, memenin vücutlarının saklı ve gizemli bir parçası olduğuna inandırılarak yetiştirilirler. Görülmesinin, dokunulmasının ve hakkında açıktan konuşulmasının toplumsal bir tabu olduğu kabul edilir. Erginliğe ulaşıldığında farklı bir duygu da birlikte gelişerek meme, kadınlığın sembolü durumuna gelir. Bebek için beslenme, karşı cins için cinsellik işlevi kazanır.

Taşıdığı gizem ve sembollerin yanında memenin diğer bir özelliği de, kadın sağlığı ile olan ilişkisidir. Meme ve sağlık arasındaki bu ilişki yeterince vurgulanmadığı için, herhangi bir meme hastalığı karşısında kadın, büyük bir şaşkınlık ve korkuya uğramaktadır.

Gelişmiş ülkelerde, kadınların hekime baş vurmalarının başlıca nedenlerinden biri, meme ile ilgili yakınmalardır. Tüm yaşamı boyunca kadının memesinde bir sertlik fark etmesi, yada ağrı gelişmesi sık rastlanan bir yakınmadır. Memede fark edilen sertliklerin, kitlelerin ve değişikliklerin büyük bir çoğunluğu kanser değildir. Eğer kanserse bile, erken tanınabilirse, tedavisi mümkündür.

Bu kitapçık, sizin memeniz ile tanışmanız , başkaları için gizemini korusa bile, artık sizin bu duyguyu aşıp bu organınız ile karşı karşıya gelmeniz amacı ile hazırlandı.

KANSER NEDİR ?

Anneden gelen yumurta ve babadan gelen spermin birleşmesi ile annenin ve babanın genetik bilgilerin taşıyan tek bir hücre meydana gelir. Bu genetik bilgiye DNA adını veriyoruz. Bu tek hücre, DNA kontrolünde çoğalarak 100 trilyon sayısına ulaşınca erişkin bir oluşur.

Bütün hücreler görevlerini DNA kontrolünde yerine getirir. Hücreler bazı zamanlarda organizmanın ihtiyacını karşılamak üzere çoğalırlar. Bu çoğalma yine DNA kontrolündedir. Bazen çeşitli nedenler ile DNA üzerinde bazı değişiklikler meydana gelir. İşte hücrelerin çoğalmasını kontrol eden bölüm değişirse, hücrelerin çoğalmalarını kontrol eden mekanizma ortadan kalkar. Bunun sonucu hücrelerde kontrolsüz aşırı bir çoğalma başlar. Kontrol ortadan kalktığı için organizmanın sadece belirli bir organında çoğalması gereken hücreler, kan ,lenf veya komşuluk yolu ile organizmanın diğer yerlerine gider ve orada da çoğalmaya başlar. İşte, kontrol dışı çoğalmaya başlayan bu hücrelere kanser hücreleri, oluşturdukları klinik tabloya da kanser hastalığı denir.

MEME KANSERİ NEDİR ?

Meme, süt bezleri ve burada üretilen sütü meme başına taşıyan kanallardan oluşur. Bu süt bezleri ve kanalları döşeyen hücrelerin, yukarıda tanımladığımız şekilde, kontrol dışı olarak çoğalmaları ve vücudun çeşitli yerlerine giderek çoğalmaya devam etmelerine meme kanseri denir.

MEME KANSERİ RİSK FAKTÖRLERİ NEDİR ?

Bazı özellikleri taşıyan kadınlarda, meme kanserinin daha sık görüldüğünü biliyoruz. Bu özelliklere risk faktörleri diyoruz. Bu risk faktörlerini taşıyan kişilerin mutlaka meme kanserine yakalanacakları söylenemez. Sadece, bu faktörleri taşımayanlara göre, daha fazla meme kanserine yakalanma olasılıkları olduğunu biliyoruz. Bu faktörleri taşımayan kişiler de meme kanserine yakalanabilirler. Meme kanserine yakalanan kadınların yarısı, bu risk faktörlerini hiç taşımamaktadır. Bu nedenle, risk faktörlerinin taşımayan kişiler de olağan kontrollerini yaptırmalıdırlar.

Meme kanserine yakalanma riskini artıran faktörleri kısaca şu şekilde sayabiliriz;
 

  • Yaş:
     İleri yaş önemli bir risk faktörüdür. Yeni meme kanseri tanısı konan kadınların % 70'i, 50 yaş üzerindedir. Diğer bir deyimle, yaşı 50 yaş üzerinde olan kadınlarda meme kanseri görülme sıklığı, yaşı 50 yaşın altında olan kadınlardan 4 kat daha fazladır. Bu nedenle, 50 yaş üzerindeki her kadın, mutlaka yılda bir defa hekime baş vurarak muayene olmalı ve mamografi dediğimiz meme filmini çektirmelidir.
     

  • Kişisel meme kanseri hikayesi:
    Daha önce meme kanseri geçirmiş ve tedavi olmuş kadınlarda, diğer memede kansere gelişme olasılığı normal kadınlara göre 3-4 kat daha fazladır.
     

  • Ailede meme kanseri hikayesi:
    Aile yakınları arasında meme kanserine yakalanmış kadınların, meme kanserine yakalanma olasılığı, diğer kadınlara göre daha fazladır. Örneğin, kız kardeşi veya annesi meme kanserine yakalanan bir kadının, meme kanserine yakalanma riski, diğer kadınlardan 2- 5 kat daha fazladır. Bu kadınlar daha sık ve dikkatli izlenmelidir. Bu şekilde sorunları olan kadınlar, meme kanseri genetik danışmanlığının yapıldığı kliniklere baş vurarak risklerini hesaplattırmaları gerekir. Eğer aile geçiş riski yüksek bulunursa, genetik testi yaptırmalıdırlar. Vakfımız polikliniğinde bu hizmet verilmektedir.
     

  • Daha önce meme biopsisi yapılmış olması:
    Memede bir kitle nedeni ile biopsi yapılmış ve iyi huylu bir tümör saptanmış olabilir. Bazı kanser olmayan iyi huylu tümörlerin bulunması, kanser gelişme riskini değişik oranlarda artırabilmektedir. Bu, tümörün hücresel yapısına göre değişir. Örneğin, yapılan bir biopside, çıkartılan kitlenin patolojik incelemesi sonucu atipik hiperplazi tanısı konmuş kadınlarda ( bu tamamen iyi huylu bir tümördür), meme kanseri gelişme oranı normal kadınlara göre daha fazladır.
     

  • Fertil çağ süresi:
    Adet görmeye erken başlanması, menepoza geç girilmesi, fertil cağı uzatmaktadır. Bu sırada kadın daha uzun süre östrojen hormonu etkisi altında kalmakta, meme kanseri gelişme riski artmaktadır. Erken menopoza giren kadınlarda hormon tedavisi yapılmıyor ise, meme kanseri riski önemli ölçüde azalmaktadır. Elli yaşından sonra adet görmeye devam eden kadınlarda, meme kanserine yakalanma riski az da olsa artmaktadır.
     

  • Doğurganlık hikayesi:
    İlk çocuğu doğurma yaşı önemlidir. İlk çocuğunu 30 yaşından sonra doğuran kadınlarda meme kanseri görülme oranı 20 yaşından önce doğuranlara göre 2 kat fazladır. Hiç çocuk doğurmayan kadınlarda risk hafif yükselmektedir
     

  • Sosyoekonomik seviyenin yüksekliği:
    Varlıklı, sosyoekonomik düzeyi yüksek olan kadınlarda, meme kanseri görülme oranı daha fazladır. Bu ailelerin kızları daha iyi beslendikleri için daha erken gelişmekte ve erken yaşta adet görmeye başlamaktadır. Ayrıca bu çocuklar büyüdükleri zaman eğitim ve iş nedeni ile daha geç evlenmekte ve daha geç çocuk sahibi olmaktadırlar. Bu nedenlere bağlı olarak fertil çağın erken başlaması, geç doğurma gibi nedenler sebep olarak sayılabilir. Ayrıca bunların dışında başka faktörler de rol almaktadır.
     

  • Östrojen hormonu tedavisi görenler:
    Menopoz nedeni ile uzun süre östrojen tedavisi ( 10 yıldan fazla) gören kadınlarda, meme kanseri oranı artmaktadır. Fakat, hormon tedavisi almayan kadınlarda da, kalp hastalıklarında ve osteoporoz gibi sorunlarda artış ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle, menopoz yakınmalarının azaltılması amacı ile, östrojen verilmesi önerilebilir fakat, mutlaka bir hekim kontrolu altında yapılmalıdır.
     

  • Doğum kontrol hapı kullanılması:
    Bu konuda farklı görüşler olmakla birlikte hafif bir risk artışı olduğu ileri sürülmektedir. On yıl önce doğum kontrol hapını bırakmış olan kadınlarda ise, bu risk tamamen ortadan kalkmaktadır.
     

  • Alkol kullanılması: F
    azla alkol alan kadınlarda, almayan kadınlara göre risk nispeten artmaktadır. Günde 3 bardak yüksek dereceli alkol içen bir kadının meme kanserine yakalanma riski, hiç içmeyen kadına göre 2 kat daha fazladır. Alkol alımının günde bir kadeh ile sınırlandırılması önerilmektedir.
     

  • Sigara:
    Sigaranın kesin bir etkisi gösterilememiştir. Fakat, genel sağlığı etkilediğinden dolayı bırakılması önerilmektedir. ?işmanlık ve yağlı beslenme: Bazı çalışmalarda şişmanlığın, özellikle 50 yaş üzerindeki kadınlarda meme kanserine yakalanma riskini artırdığı gözlenmiştir. Özellikle, doymuş yağların fazla bulunduğu yağlı et gibi yemekler ve yağlı süt ürünlerinin fazla alınmasının bu riski artırdığı ileri sürülmüştür.

MEME KANSERİ RİSKİ AZALTILABİLİR Mİ ?

Egzersiz: Yoğun egzersiz ve jimnastik yapan kadınlarda meme kanseri riskinin azaldığı gözlenmiştir. Bu nedenle, tüm kadınlara önerilmektedir. Beslenme:Meme kanseri ile beslenmenin önemli ilişkisi vardır. Sebze ve meyveden zengin beslenme, ağır yağlı yiyeceklerden uzak durulması önerilmektedir. Günlük gıda alımına C vitamini, betakaroten gibi antioksidanların eklenmesinin koruyucu etkisi olduğu ileri sürülmektedir.

Kısaca,
 

  • şişmanlığın azaltılması,

  • alkol alınıyorsa bırakılması.

  • Hafif egzersiz yapılması (haftada 4 saat tempolu yürüyüş),

  • Sebze ve meyvenin bol tüketilmesi,

gibi basit önlemler ile meme kanseri riski % 30-40 oranında azaltılabilmektedir.

MEME KANSERİ ÖNLENEBİLİR Mİ ?

Henüz meme kanserini kesin önleyen bir yöntem henüz yoktur. Günümüzde bilinen tek yöntem, erken tanıdır. Erken tanı sayesinde, meme kanserinin getirdiği sorunlar büyük oranda çözülebilmektedir. Bu sayede hastalığın toplumda yaptığı hasar en aza indirilebilir, yaşam süresi ve kalitesi önemli ölçüde arttırılabilir.

Erken teşhis için bilinen en iyi ve etkili çözüm, kadınların risk durumlarına göre belirlenmiş olan muayene ve tetkik protokollarının uygulamasıdır.

MEME KANSERİ NASIL ERKEN TESPİT EDİLEBİLİR ?

Meme kanserinde erken teşhis yöntemleri, hastanın taşıdığı risk faktörlerine göre değişmektedir. Bu risk faktörlerinin arasında en başta yaş gelmektedir. Daha genç yaşlarda ortaya çıkabilmesine rağmen, ilerleyen yaş gruplarında bu risk artmaktadır. Bu nedenle ilerleyen yaş gruplarında erken teşhis için alınması gereken önlemler, daha erken yaş gruplarına göre farklılık göstermektedir.

Yirmi yaş üzerindeki kadınlar, her ayın belirli bir döneminde kendi kendilerini muayene etmelidirler. Bu muayene sırasında meme dokusunda farklılık olup olmadığı araştırılır. Eğer bir değişiklik tespit edilirse derhal bir hekime baş vurulmalıdır. Bir değişiklik saptanmasa bile, üç yılda bir kez hekim tarafından muayene edilmelidirler.

Kırk yaşına gelen kadınların, kendi yaptıkları periyodik muayeneye ek olarak her yıl bir kez hekim tarafından muayene edilmeleri gereklidir. Ayrıca her yıl veya iki yıl ara ile mamogrofiyi çektirmeleri gereklidir.

Elli yaşından sonra, kadınlar kendilerinin periyodik muayenelerine ve her yıl bir defa hekim muayenesine devam etmeli ve mamografi dediğimiz meme filmini her yıl çektirmelidir.

KADINLAR KENDİLERİNİ NASIL MUAYENE ETMELİDİR ?

Erken teşhis için her kadının ayın belirli bir günü kendisini muayene etmesi gerekir. Her ay kendisini düzenli olarak kendisini muayene eden bir kadın, memesinde ortaya çıkan bir kitleyi çok daha erken fark eder.

Kadınlara kendilerini muayene etmesini öğreten çeşitli kitap ve broşürler var. Fakat bu çoğunlukla yetersiz kalmaktadır. Meme muayenesini öğreten silikon meme kiti ve video filmleri bulunmaktadır. Vakfımızda meme muayenesi eğitimi, bu araçlar ile seminerler şeklinde verilmektedir.

MUAYENE SIRASINDA FARK EDİLEBİLECEK DE?İ?İKLİKLER NELERDİR?

Aşağıda değişiklikler fark edildiğinde, gecikmeden bir hekime baş vurulmalıdır:
 

  • Memede iki haftadan uzun süre ele gelen sertlik veya kitle,

  • Meme derisinde kalınlaşma, şişme, renk değişikliği,

  • Meme başında kalınlaşma, kızarıklık veya yara olması,

  • Memede veya meme başında içeri doğru çekinti olması,

  • Memenin şeklinde değişiklik,

  • Meme başlarının pozisyonlarında değişiklik,

  • Meme başında ortaya çıkan akıntı.

MAMOGRAFİ NEDİR ?

Mamografi, düşük dozda çekilen bir meme rontgen filmidir. Memede, muayene ile saptanamayacak kadar küçük anormalliklerin tespit edilmesi amacı ile çekilir. Mamografinin gerçek değeri budur. Çünkü, bu sayede, hastalık muayene ile tespit edilebilecek safhadan önce saptanır. Bu nedenle kesin hayat kurtarıcıdır. Kırk yaşını geçen kadınlar her yıl veya iki yılda bir mamografi çektirmeli ve her yıl uzman bir hekime meme muayenesi olmalıdır. Elli yaşını geçen kadınlar ise her yıl mamografi çektirmeli ve hekime muayene olmalıdır.

MAMOGRAFİ NE ZAMAN ÇEKTİRİLİR ?

Mamografi çekilirken meme, iki tabaka arasında birkaç saniye hafifçe sıkıştırılır. Bu nedenle memelerin en az hassas olduğu zamanda mamografi çekilmesi, özellikle memeleri hassas kadınlara önerilmektedir. Adet bitimini takip eden hafta, memelerin hassasiyetinin en az olduğu zamandır. Ayrıca adet bitimini takip eden hafta, hormonal nedenlerle memelerin şişliği en alt düzeydedir ve bu sırada daha iyi sonuçlar alınmaktadır. Bu sebeplerden dolayı herhangi özel bir durum olmadıkça, mamografi çekiminin, adetin bitimini takip eden haftada yapılması önerilmektedir.

MAMOGRAFİ ÇEKTİRMEYE GİDERKEN NELERE DİKKAT ETMELİ ?

Mamografi çekilirken belden yukarısı çıplaktır. Bu nedenle çekime gelirken iki parça elbise giyilmesi önerilir. Bu sayede çekim sırasında belden üstü kolaylıkla çıkartılabilir. Filmi etkileyebileceğinden, koltuk altlarına deodorant, talk pudrası, losyon gibi şeyler sürülmemelidir.

MEMEDE BİR KİTLE TESPİT EDİLDİ?İNDE NE YAPILMALI?

Memede bir kitle tespit edilince bunun kanser mi, yoksa başka bir hastalık mı olduğu araştırılmalıdır. ?unu önemle vurgulamak gerekir ki, memede saptanan her kitle kanser değildir. Bu nedenle, memede şüpheli bir kitle saptanınca, hemen korkup telaşlanmaya ve paniğe kapılmaya gerek yoktur. Memede bir kitle saptandığında, bir hekime başvurarak daha ileri tetkiklerin yapılması gereklidir.

MEME KANSERİ NASIL TEDAVİ EDİLİR ?

Son yıllarda meme kanseri tedavisinde oldukça önemli gelişmeler olmuştur. Bir çok tedavi olanakları ortaya çıkmıştır. Bu olanaklar, önemli ölçüde, hastalığın saptandığı safhaya göre değişir. Hastalık ne kadar erken safhada saptanırsa tedavi olanağı ve seçeneği o kadar fazla olmaktadır.

Meme kanseri tedavisi, günümüzde, uzmanlardan oluşan ekiplerce yapılmaktadır. Böyle bir ekip içinde cerrah, onkolog, radyasyon onkoloğu, radyolog, patolog, psikolog, plastik cerrah, fizyoterapist gibi, tıbbın değişik dallarından bir araya gelmiş ve özellikle çalışma alanları meme kanseri üzerinde yoğunlaşmış hekimler bulunur.

MEME AMELİYATLARI NELERDİR ?

Günümüzde meme kanserinin tedavisinde, cerrahi girişimin birkaç farklı uygulaması vardır. Bu uygulamalar temel olarak, memenin alınmadan korunmasına yönelik olanlar ve memenin tümünün çıkartılmasına yönelik olanlar olarak iki ana gruba ayrılmaktadır. Bunlara ek olarak da, alınan memenin yerine, plastik cerrahi teknikler ile yeniden meme rekonstrüksiyonu yapılması ameliyatları vardır

KEMOTERAPİ NEDİR ?

Kanser hücrelerini öldürücü ilaçlarla yapılan tedavidir. Bu ilaçlar ağızdan veya damardan verildikten sonra tüm vücuda yayılır. Genellikle, aynı anda birkaç ilaç birlikte verildiğinde daha etkili olduklarından, değişik kombinasyonlar halinde verilirler. Kemoterapi, belirli bir süre verilir ve sonra ara verilir. Bu aralarda hastanın kendisini toparlaması sağlanır. Daha sonra tekrar bir süre ilaç verildikten sonra ara verilir.

Bazı olgularda lokal olarak yapılan cerrahi tedaviye ek olarak, ilaç tedavisi de eklemek gerekebilir. Hastalarda cerrahi tedavi sonrası yapılan tetkiklerde, herhangi bir bölgede kanser kalmamış olsa bile, koruyucu önlem olarak bir süre ilaç tedavisi yapılabilir. Bu tedaviye adjuan kemoterapi denir.

HORMON TEDAVİSİ NEDİR ?

Bazı meme kanseri hücreleri, içerdikleri hormon reseptörleri (algılayıcıları) aracılığı ile dişilik hormonu olan östrojene duyarlı olabilir. Yani, östrojen hormonu bu kanser hücrelerinin büyümelerine ve artmalarına neden olabilir. Hormon tedavisinde amaç, bu şekilde östrojen reseptörü içeren ve bu hormona duyarlı olan kanser tiplerinde, östrojen etkisinin ortadan kaldırarak kanserin gelişmesinin önlenmesidir. Bu amaçla günümüzde kullanılan ilaç, tamoxifendir. Tamoxifen tedavisi, genellikle en az iki yıl ve en fazla beş yıl sürmektedir.

I?IN TEDAVİSİ (RADYOTERAPİ) NEDİR?

Işın tedavisi, meme bölgesine ve koltuk altına uygulanarak, cerrahi girişimden sonra kalma olasılığı olan kanser hücrelerinin öldürülmesini sağlamak amacı ile yapılır. Bu tedavinin de, diğer tedaviler gibi bazı yan etkileri vardır. Bu tedaviyi gören kadınların çoğu halsizlikten yakınırlar. Memede şişme ve ağırlık hissi ortaya çıkabilir. Bu yan etki yaklaşık bir yılda kendiliğinden kaybolur. Tedavi edilen bölgedeki deri, güneş yanığı rengini alabilir. Bu da yaklaşık bir yıl içinde azalır.

ERKEKLERDE MEME KANSERİ GÖRÜLÜR MÜ ?

Kadınlara kıyasla daha az görülmekle birlikte, erkeklerde de meme kanseri görülebilir. Her 100 meme kanserinden birisi erkeklerde görülür. 1993-1997 yılları arasında, erkeklerde görülen meme kanseri oranı % 50 artış göstermiştir. Bu nedenle erkeklerin de bu konuda duyarlı olmaları gereklidir.

DÜNYADA MEME KANSERİ GÖRÜLME SIKLI?I NEDİR?

Meme kanseri bir çok ülkede, kadınların en korkulu sağlık sorunu olma özelliğini taşımaktadır. Günümüzde ABD' de, sekiz kadından birisi meme kanserine yakalanmaktadır. Bu oran Avrupa ülkelerinde on kadında birdir. Meme kanseri ile ilgili sayıları şu şekilde sıralayabiliriz;

1950-1970 yılları arasında ABD' de, 1milyon kadın meme kanseri nedeni ile hayatını kaybetti. Bu sayı ABD'nin 2. Dünya savaşı, Kore ve Vietnam savaşlarında kaybettiği insan sayısından fazladır. 1998 yılında Avrupa'da 1 milyon kadın, meme kanserin nedeni ile tedavi görmektedir. 2000 yılında dünyada 1 milyon kadına, yeni meme kanseri tanısı konacaktır. Dünyada her 11 dakikada 1 kadın, meme kanseri nedeni ile hayatını kaybediyor. Dünyada her 3 dakikada 1 kadına, yeni meme kanseri tanısı konuyor.

TÜRKİYE'DE MEME KANSERİ GÖRÜLME SIKLI?I NEDİR?

Türkiye' de sağlıklı bir istatistik bulunmuyor. Gerek beslenme, gerekse iklim açısından, ülkemiz şartlarına yakın sayabileceğimiz bir Akdeniz ülkesi olan İtalya istatistiklerini ülkemize uyguladığımızda, Türkiye' de her yıl 30 bin kadın meme kanserine yakalanmaktadır.

Sayılar soyut kavramlar oldukları için fazla bir anlam taşımayabilir. Fakat bir an durup düşünürsek, yakın çevremizde, akraba ve dostlarımız arasında, bu sorun ile karşılaşmış birkaç tanıdığımızı, mutlaka anımsayacağız. Sorunun hiç de sandığımız kadar bizden uzak olmadığını, güç de olsa kabul etmeliyiz.

DÜNYADA MEME KANSERİ ARTI? GÖSTERİYOR MU?

Hastalığın diğer bir özelliği de, görülme sıklığının artıyor olmasıdır. Kırk yıl önce 1960 yıllarında, ABD' de yirmi kadından birisinde meme kanseri görülürken, günümüzde sekiz kadından birisinde meme kanseri görülmektedir. Hastalığın gösterdiği bu artış, tüm gelişmiş batı ülkelerinde izlenmektedir. Meme kanseri görülme oranı artış göstermekle birlikte, teknolojik gelişme ve erken tanı olanaklarının artmasına bağlı olarak, meme kanseri ölüm oranı aynı kalmıştır, artmamıştır.

MEME KANSERİNDEN ÖLÜM ORANI YÜKSELİYOR MU?

Batı ülkelerinde sivil toplum örgütlerinin çalışmaları ve hükümetlerin sağlık politikaları sonucu, meme kanseri ile ilgili toplum bilinci oldukça yüksek seviyede gelişmiştir. Bunun sonucu erken tanı olanakları yaygın olarak kullanıldığı için, meme kanserine bağlı ölüm oranı düşük kalmaktadır.

Türkiye' de ise, bu konudaki toplum bilinci yeterince gelişmemiştir. Erken tanı olanakları yetersizdir. Bu olumsuzlukların sonucu, Türk kadını meme kanseri konusunda çağdaş erken tanı olanaklarından mahrum olduğu için, tanı çok geç konulmaktadır. Hastaların büyük bir çoğunda, ilk tanı sırasında çok geç kalındığı için,uygulanacak tedavi seçenekleri fazla olmamaktadır.

MEME KANSERİ TOPLU TARAMASI NASIL YAPILIR ?

Mamografi, memenin rontgen filminin çekilerek, kanserin erken dönemde saptanmasına yardımcı olan bir yöntemdir. Bu yöntem ile, toplumda belirli bir yaşın üstündeki tüm kadınların meme filmi çekilerek, meme kanseri erken safhada yakalanmaya çalışılır. Bu şekilde toplumda meme kanseri taramasının yapılabildiği mamografiye, tarama mamografisi denir.

Tarama mamografisi, dünyada en yaygın kullanılan meme kanseri erken tanı yöntemidir. Amerikan Kanser Enstitüsü, 40 yaş üzerindeki her kadının, yılda bir defa mamografi çektirmesini ve uzman bir hekim tarafından muayene edilmesini önermektedir. Türkiye'de gelişmiş teknolojik donanımlı mamografi merkezlerinin sayısı sınırlıdır. Bu aygıtların kalibrasyonu düzenli olarak yapılmamaktadır. Filmi çeken teknisyenlerin eğitim düzeyleri yeterli değildir. Bu filmi okuyup değerlendiren bir radyoloji uzmanın deneyimli olabilmesi için, yılda en az 8 bin mamografi filmini değerlendiriyor olması gereklidir. Türkiye'de tüm bu özellikleri taşıyan tanı merkezi sayısı oldukça azdır.

MEME KANSERİ TEDAVİSİNİ KİM YAPAR?

Meme kanserinin tedavisi, günümüzde multidisipliner bir yaklaşım gerektirmektedir. Hastanın ilk ameliyatını yapan cerrah, ilaç tedavisini uygulayan onkolog, ışın tedavisini uygulayan radyasyon onkoloğu, teshisin konulmasında kilit rol alan patolog ve plastik cerrah mutlaka bir ekip çalışması içinde birlikte hastayı ele almalı ve hastanın tedavisini birlikte planlamalıdır. Bu hekimler meme kanseri konusunda yeterince bilgili ve uzmanlaşmış olmalıdır. Alınan memenin yerine, rekonstrüksiyon yapılarak hastaların bedensel kayıplarının en aza indirilmesi, çağdaş meme kanseri tedavisinin ayrılmaz parçasıdır. Bu nedenle plastik ve rekonstrüktif cerrahi, bu ekip içinde yerini almalıdır. Ameliyat sonrası erken dönemde kol ve omuz hareketlerinin kazanılmasında, geç dönemde kolun şişmesi şeklinde seyreden lenfödem tedavisinin yapılmasında, fizik tedavi ve rehabilitasyonun önemi çok büyüktür. Meme kanseri sadece hastayı değil, çevresindeki insanları da psikolojik olarak önemli ölçüde etkileyen bir sosyal bir sorundur. Böyle bir ekip içinde psikolojik desteği sağlayan psikoloğun bulunması, mutlaka gereklidir. Hastaların hemen tümü büyük bir bilgi açlığı içindedir. Özellikle beslenme konusunda kendileri yeterince bilgilendirilmemektedir. Ekip içinde bulunan bir diyet ve beslenme uzmanı, bu açığı kapatacaktır. Bu ekiplerin birlikte çalıştığı meme poliklinikleri, gelişmiş ülkelerin çoğunda vardır. Yapılan bilimsel araştırmalar, meme kanseri hastalarının, bu konuda uzmanlaşmış kliniklerde tedavi görmeleri ile, çok daha başarılı sonuçların alındığını göstermiştir.

MEME PROTEZİ NEDİR?

Meme ameliyatı olmuş ve plastik rekonstrüksiyon yapılmamış kadınlar, beden görümlerini korumak amacı ile protez meme kullanmaktadır. Batı ülkelerinde bu konuda eğitimli protez hemşireleri, hastanın ölçülerini almakta ve uygun protezin seçimine yardımcı olmaktadır. Bu hizmet, eğitim ve deneyim gerektirmektedir. Ülkemizde bu protezlerin satışı, sıradan satış elemanlarınca yapılmakta ve ülke alım gücünün çok üzerinde ücret istenmektedir. Uygun bir organizasyonla, bu sorun çözülebilir ve ücret üçte bire düşürülebilir. Bu sayede hizmet toplumun tüm kesimlerine yayılabilir.

 


EKM
24
Meme Kanseri8

Radyasyon Terapisi

Radyasyon terapisi (Radyoterapi) yüksek enerjili ışımaların kullanılması ile kanser hücrelerinin bölünmesinin ve çoğalmasının önlenmesi işlemidir. Radyoterapi genellikle ameliyat sonrasında yapılır, ve ameliyat bölgesi civarında göğüste, göğüs duvarında ve kol altında kalmış olabilecek kanser hücrelerini öldürmeyi amaçlar. Çok seyrek olmakla birlikte, zaman zaman radyoterapi ameliyatlar öncesinde tümörün boyutunu küçültmek amacı ile de kullanılır.

Cerrahi müdahale tiplerinden birisi “breast-conserving therapy (BCT)” olup, bu yöntemde memenin tümü değil de yalnızca tümör ve çevresindeki doku temiz sınır (clear margin) elde edilecek genişlikte çıkartılır. BCT’nin ardından en azından 6 veya 7 haftalık radyoterapi uygulanır. Radyasyon tedavisine ameliyatlı bölgenin iyileşmesine zaman tanımak amacıyla genelde ameliyattan 1 ay sonra uygulanmaya başlanır. Radyoterapi ayrıca tüm memenin (mastectomy) alındığı durumlarda veya ileri derecedeki meme kanseri hastalarında tümörün küçültülmesi amacıyla da uygulanabilir.

Radyoterapi çeşitleri:
 

  • External Beam Radiation

  • Internal Beam Radiation

  • Intra-Operative Radiation

External Beam Radiation

Meme kanseri kadınlarda en yaygın uygulanan radyoterapi çeşidi “external beam radiaton” dır. Bu uygulama biçiminde radyasyon harici bir kaynaktan vücuttaki kanserli bölgeye uygulanır. Uzmanlar “external beam radiation” uygulamasını tanı amaçlı röntgen çekimlerine benzetirler, aradaki fark radyoterapinin daha uzun süreli ve yüksek dozlu oluşudur.

imageRadyoterapiye başlamadan önce doktor radyasyonun vücudun istenilen bölgesine nişanlanlanabilmesi amacıyla doğru açıları tesbit edecek ölçümleri yapar ve belirlenen noktalar mürekkeple hastanın cildine işaretlenir. Ameliyattan sonra tedavilerinin bir bölümü olarak radyoterapi alacak olan hastalar genelde en az altı hafta boyunca haftada beş gün hastanede yatmaya gerek kalmaksızın ayakta tedavi alırlar. Her tedavi seansı genelde birkaç dakika sürer; makina ayarlamalarıyla birlikte tüm seans 15 ile 30 dakika arası bir zaman alır ve ağrısız bir tedavi yöntemidir. Radyasyonun verilmesine başlanmadan evvel teknisyen odadan çıkar ve dışarıda iken içeriye yerleştirimliş bir kamera aracılığı ile hastayı önündeki monitörden gözlemler. Bunun yanısıra, “intercom” sistemi aracılığı ile hasta istediği zaman teknisyen ile sesli iletişim kurabilir.

“External beam” tipli radyoterapinin yan etkileri hastadan hastaya değişir. En yaygın yan etki aşırı yorgunluk olup, özellikle tedavinin son haftalarında artabilir. Aşırı yorgunluk hali olan hastalar mümkün olduğunca çok dinlenmelidirler. Radyoterapi esnasında birçok hasta normal iş yaşamlarını ve aktivitelerini sürdürebilirken, bazı hastalar da tedavi süreci tamamlanana dek iş ve aktivitelerini azaltmayı gerekli görebilmektedirler.

Radyoterapinin diğer yan etkileri; neutropenia (akyuvarlardaki ani düşüş), memede şişme, memede ağırlık hissi, meme cildinde güneş yanığı benzeri değişiklikler ve iştahsızlık olarak görülebilir. Bu yan etkiler genelde 6 ve 12 ay arasında yok olurlar. Radyoterapinin sonuna doğru meme cildi nemli bir hal alabilir. Hastalar bol kıyafetler giyip, cildin daha çabuk iyileşebilmesi için havayla mümkün olduğunca fazla temasının sağlanması gerekir.

Radyasyon tedavisinin geçici yan etkileri:
 

  • Aşırı yorgunluk

  • Neutropenia (akyuvarlarda azalma)

  • Meme şişkinliği veya hassasiyet

  • Memede ağırlık hissi

  • Meme cildinde güneş yanığı tipinde değişiklikler

  • İştahsızlık

Çoğu durumlarda radyoterapinin bitiminde daha biçimli ve düzgün olmakla birlikte genel olarak memenin görünümünde ve duyularında bir değişiklik olmaz. Ender durumlarda memenin boyutunda değişiklik olabilir. Sıvı birikmesi (seroma) sonucu daha büyük olabilir veya dokulardaki değişiklikler sonucu daha küçülebilir.Bazı kadınlar radyoterapi sonrası meme cildini daha hassas olarak hissederken diğerleri de daha az hassas hissetmektedirler. Koltuk altı (axillary) lenf nodlarına uygulanan radyoterapi bazı kadınlarda lenf ödem (kolda kronik şişmeler)’e neden olabilmektedir. Lenf nodlarına radyoterapi alan hastalar genelde lenf ödem’i engelleyebilmek için kol egzersizi ve diğer aktivitelerle ilgili eğitilirler. Hamile kadınlarda cenine gelebilecek olası zararlar nedeniyle çoğu zaman radyoterapi almamaları önerilmektedir.
 

  • Radyoterapi alan bölgenin güneş altında kalmasından kaçının

  • Bol kıyafetler giyin, pamuk veya hava alan kumaşları tercih edin

  • Sıcak su yerine ılık suyla banyo yapın

  • Sütyen giymeniz gerekiyorsa sıkı sütyenler giymekten kaçının

  • Serin kompres uygulayabilirsiniz (soğuk kompres veya buz cildinize ayrıca zarar verebilir)

  • Tedavi edilen bölgeye losyon veya pudra uygulanması önerilmez

  • Radyoloji onkoloğunuz veya hemşireniz belirli belirli kremlerin kullanılmasını onaylayabilir.

  • Çoğunlukla radyasyon tedavisini etkileyebilecek veya ciddi yanıklara sebep olabilecek (yağ benzeri) herhangi bir maddenin cilt üzerinde olmaması gerekir.

Hasta seanslar arasında (seans esnasında değil) cildi rahatlatacak krem veya yağların kullanılması konusunda doktorlarıyla konuşmalıdır.

Internal Radiation

“Brachytherapy” (veya internal radiation) deneme aşamasında olan bir yöntem olup, meme kanseri hastalardaki uygulaması üzerindeki çalışmalar devam etmektedir. Radyasyonun harici bir kaynaktan verilmesi yerine radyoaktif maddeler doğrudan merkeze yakın meme dokusunun içine yerleştirilirler. “Brachytherapy” yönteminde 10 ile 20 arası plastik kateter cerrahi müdahale ile meme dokusunun içine tümörün yanına yerleştirilir. Bu kateterler radyoaktif maddenin vücutta hedeflenen bölgeye verilmesine yardımcı olur. Daha sonra teknisyenler radyoaktif madde içeren (Iridium-192) minik çekirdekleri kateterlere verirler. Bir hafta boyunca dokuz yada daha fazla sayıda olmak üzre, kataterler kısa bir süre için yüksek dozlu radyasyon almak için "brachytherapy" cihazına bağlanırlar. Tedavilerin her biri genelde 10 dakika sürer ve ağrısızdır. Çoğunlukla 1 hafta sonra tüpler çıkartılır.

“Brachytherapy” meme kanseri hastalara uygulanan standart tedavi yöntemi değildir. Ağız, serviks (rahim boynu) veya prostat gibi vücudun diğer organlarındaki kanserli bölgelere uygulanır.

“Brachytherapy” nin olası avantajları:
 

  • Tedavi süresini en az altı haftadan 1 haftaya indirgenmesi

  • Sağlıklı meme dokusunun daha az zarar görmesi

  • Radyoterapinin kemoterapiden önce verilmesi durumundaki hastalar, kemoterapiye başlama sürelerini kısaltmış olurlar

  • Cilt üzerinde kızarıklık, isilik veya tahriş gibi daha az yan etki,

Doktorlar “brachytherapy” nin meme kanseri hücrelerini yok etme konusunda “external beam radiation” kadar etkili bir yöntem olup olmadığı konusunda henüz emin değiller. “Brachytherapy” nin ne derece etkili ve sağlıklı olduğunu değerlendirebilmek amacıyla birkaç klinik deneme halen devam etmektedir. Yan etki olarak ise enfeksiyon ve memede şişkinlik olabilmektedir.

Kemoterapi

Bu bölümde meme kanseri tedavisinde kullanılan kemoterapi ve yan etkileri hakkında genel bilgiler bulacaksınız. Kemoterapide kullanılan ilaçlar hastalara göre özel olarak karıştırılır, dozajı, verilme şekli ve verilme süreci de hastalara özel olarak ayarlanır, bu nedenle kemoterapinin yan etkileri de hastadan hastaya çok büyük farklılıklar gösterebilir. Bu bölümde kemoterapinin pek çok yan etkisi detayları ile açıklanmışsa da, söz konusu yan etkilerin pek çoğunun geçici ve kemoterapinin hemen ardından oluştuğu akılda tutulmalıdır. Pek çok durumda, meme kanserinin kemoterapi ile tedavisinin yararları, kemoterapinin riskleri, verdiği rahatsızlıklar ve yan etkileri ile karşılaştırılamayacak kadar büyüktür. Meme kanserinin tedavisinde kemoterapi vazgeçilemez bir tedavi şeklidir ve genellikle ameliyat veya diğer tedavilerle birlikte kullanılır. Meme kanseri hastaları görececleri kemoterapinin tüm boyutlarını doktorları ve kanser tedavi ekibi ile tartışmalıdırlar.

Kemoterapi nedir?
Kemoterapi, antikanser ilaçlarının kullanılarak tümörlerinin büyümesinin önlenmesi yada kontrol altına alınmasıdır. Kemoterapi genellikle diğer tedavileri tamamlamak amacı ile yapılır, bu tip kemoterapiler adjuvant kemoterapi olarak adlandırılırlar. Öncelikli olarak yapılan ameliyat yada radyoterapi tedavileri meme kanserinin bölgesel (göğüs) tedavisini amaçlar. Kemoterapi genellikle el ya yada koldaki küçük damarlara geçici iğneler aracılığı ile, yada daha büyük damarlara takılan port adı verilen vücut içi araçlar yardımı ile verilir. Bazı kemoterapi ilaçları hap yada şurup formunda ağızdan verilebilir. Bunun yanısıra kas yada deri altına veya tümör bölgesine doğrudan enjeksiyon şeklinde verilen kemoterapi ilaçlarıda vardır.

Kemoterapinin kullanım amaçları arasında:
 

  • Kanserin tedavisi

  • Kanserin vücudun diğer bölgelerine yayılmasının durdurulması

  • Kanserin büyümesinin yavaşlatılması

  • Kanser hücrelerinin öldürülmesi

  • Kanserin verdiği şikayetlerin azaltılması .

     

    Kemoterapi sistematik bir tedavi şeklidir, başka bir değişle, kan dolaşımı aracılığı ile vücudun tüm bölgelerine yayılır, vücuttaki tüm doku ve organları etkiler. Bu açıdan bakıldığında, kemoterapi ameliyat ve radyoterapi gibi yerel tedavi amaçlayan tedavilerden farklıdır. Her hastanın özellikleri incelenerek, kanserin en etkin tedavisi hem yerel hem de sistematik tedavilerin uygun bir karışımının uygulanması ile sağlanır.

    Kemoterapinin Verilme ?ekilleri

    Kemoterapi alan meme kanseri hastaları, bir ilaç alabilecekleri gibi birden fazla ilacın birden verildiği karışımları da alabilirler. Pek çok doktor birden fazla ilacın karıştırılarak birden verildiği kombinasyon tedavisinin tek ilaçla yapılan tedaviden daha etkin olduğu konusunda hem fikirdirler. Kombinasyon tedavisi, karışımında bulunan ilaçların her birinin daha az oranda alınmasına rağmen kanser hücrelerinin kontrol altına alınmasında daha iyi sonuçlar vermiştir. Daha yüksek dozda verilen tek ilaçlık kemoterapi tedavileri ile karşılaştırıldığında kombinasyon kemoterapisi daha iyi sonuçlar vermesinin yanı sıra daha az yan etkilere yol açmaktadır. Günümüzde, farklı kanser türlerinin tedavisinde kullanılan 90 dan fazla kemoterapi ilacı vardır.

    Kemoterapi meme kanseri hastalarının alabileceği tek tedavi olabileceği gibi ameliyat gibi diğer tedavilerden önce yada sonra da uygulanabilir. Ameliyat öncesi yapılan ve tümörün boyutunu küçültmeyi amaçlayan kemoterapilere neoadjuvant kemoterapi adı verilir. Bunun yanı sıra, neoadjuvant kemoterapi hastanın tümörü üzerindeki en etkin ilacın ve dozajın bulunması amacı ile de kullanılabilinir. Bu amaçla tedavi süresince tümörün gelişimi gözlemlenir.

    Ameliyat gibi yerel tedavilerin sonrasında yapılan kemoterapiye adjuvant kemoterapi adı verilir. Çalışmalar göstermiştir ki göğsün alınması (mastektomi) yada kitlenin alınması (lumpektomi) operasyonlarının ardından yapılan adjuvant kemoterapi meme kanserinin yeniden oluşması riskini önemli bir ölçüde azaltmaktadır. 2000 yılının kasım ayında yapılan uluslar arası bir toplantıda, uzmanlar kanseri göğüs dışına çıkmamış hastalarda da adjuvant kemoterapinin standart tedavi olarak önerilmesi üzerinde görüş birliğine varmışlardır.

    Kemoterati ilaçları ve veriliş şekilleri genellikle her hasta için ayrıca düzenlenir. Kemoterapi planlanlanırken, hastanın yaşı, genel sağlık durumu, kanserin durumunu gösteren aşama (stage) ve sınıfı (grade) gibi parametreler, diğer sağlık problemleri, geçmişte yapılmış ve gelecekte yapılması planlanan tedaviler göz çnünde tutulmalıdır. Meme kanseri tedavisinde uygulanan kemoterapi genellikle üç ila altı ay sürer. Bu süre içinde ilaçlar günlük, haftalık, aylık yada hastanın ilaçlara gösterdiği tepkiler göz önüne alınarak başka aralıklarla verilebilir. Kemoterapi seansları genellikle sürekli olmaz, çünki kemoterapi ilaçları kanseri hücreler kadar sağlıklıları da etkiler. Doktorların, kemoterapinin hastalar üzerindeki etkilerini gözlemlemek için uyguladıkları pek çok yöntem vardır. Bunların arasında, fiziksel muayeneler, kan testleri, bilgisayarlı tamografiler, MR taramaları ve röntgen çekimleri vardır.

    Meme kanseri tedavisinde kullanılan kemoterapi kombinasyonları arasında:
     

    • cyclophosphamide (Cytoxan), methotrexate (Amethopterin, Mexate, Folex), ve fluorouracil (Fluorouracil, 5-Fu, Adrucil) (bu terapi CMF olarak adlandırılır)
       

    • cyclophosphamide, doxorubicin (Adriamycin), ve fluorouracil (bu terapi CAF olarak adlandırılır)
       

    • doxorubicin (Adriamycin) ve cyclophosphamide (bu terapi AC olarak adlandırılır)
       

    • doxorubicin (Adriamycin) ve cyclophosphamide ile paclitaxel (Taxol)
       

    • doxorubicin (Adriamycin), ve ardından CMF
       

    • cyclophosphamide, epirubicin (Ellence), ve fluorouracil

    Yukarıda verilenlere ek olarak meme kanseri tedavisinde sıkça kullanılan diğer ilaçlar arasında

    docetaxel (Taxotere), vinorelbine (Navelbine), gemcitabine (Gemzar), and capecitabine (Xeloda) vardır. (İlaçların ticari isimleri parantez içinde verilmiştir)

    Kemoterapinin Potansiyel Yan Etkileri

    Meme kanserinin tedavisi için kemoterapi gören hastalarda, bu tedaviye bağlı olarak görülen yan etkiler bazı faktörlere bağlı olarak oldukça fazla farklılık gösterebilir. Bu faktörlerin arasında, kullanılan ilaçların tipleri, dozajları, ve verilme süreleri vardır. Akılda tutulmalıdır ki, bu bölümde açıklanan yan etkiler olası yan etkilerdir ve bazı hastalar bu yan etkilerden hiç etkilenmezken bazı hastalar bir yada bir kaçından etkilenir. Pek çok durumda, meme kanserinin kemoterapi ile tedavisinin yararları, kemoterapinin riskleri, verdiği rahatsızlıklar ve yan etkileri ile karşılaştırılamayacak kadar büyüktür.

    Kemoterapinin en yaygın yan etkileri:
     

    • Mide bulantısı ve kusma

    • Saç kaybı (alopecia)

    • Yorgunluk

    Bazı kemoterapi ilaçları midenin ve bağırsakların iç yüzeyini oluşturan dokuları hassaslaştırabilir. Cisplatin, cyclophosphamide, doxorubicin ve yüksek dozlarda verildiğinde etoposide mide bulantısı ve kusmaya yol açması daha olası kemoterapi ilaçlarıdır. Bazen mide bulantısı ve kusma tedavinin hemen ardından yada tedaviye başlanması ile başlar. Bazı durumlarda da hastalar beklentilerinden etkilenerek mide bulantısı yaşayabilirler, bu hastaların mide bulantısı ile tedavi arasında kurdukları psikolojik ilişkilendirmenin bir sonucudur. Pek çok durumda, kemoterapinin yan etkisi olarak görülen bulantı ve kusmanın önüne geçilmesi için ilaçlar verilebilir.

    Saç kaybı (alopecia) kemoterapinin diğer bir yaygın yan etkisidir. Oluşan saç kaybı geçicidir ve bazı kadınlarda saç köklerinin kemoterapi ile zayıflayarak daha hızlı saç dökülmesine yol açması nedeni ile oluşur. Saçlarını kaybeden kadınlarda saç kaybı ikici kemoterapi civarında oluşur. Kemoterapinin bitmesi ile saçlar geri gelir, ancak bazı hastalarda saçlar hastanın kemoterapi öncesi sahip olduğundan farklı olarak geri gelebilir (Düz yada kıvırcık saçlar gibi). Kemoterapi ile saçlarını kaybeden kadınlar, kemoterapi boyunca değişik eşarplar, şapkalar yada peruklar kullanabilirier.

    Beyaz (akyuvarlar) ve kırmızı (alyuvarlar) kan hücreleri ile kanamayı önleyici kan hücreleri olan platelet lerin sayısının azalması kemoterapinin diğer bir olası yan etkisidir. Akyuvarlar vücudun bağışıklık sisteminin temel taşlarındandır. Normalde bir milimetreküp kanda 4,000 ila 10,000 tane arasıda akyuvar bulunur. Akyuvar sayısının bu normal değerlerin altına inmesine leukopenia denir. Aslında bir kaç çeşit akyuvar hücresi vardır, neutrophils adı verilen akyuvar hücreleri vücudun enfeksiyonlarla savaşmasına yardım ederler. Bu hücrelerin sayısının çok fazla azalmasına neutropenia adı verilir. Neutropenia kemoterapi tedavisi boyunca kontrol edilmesi gereken bir yan etkidir, ve genellikle bağışıklık sistemini güçlendiren ilaçlar yardımı ile tedavi edilebir.

    Kemoterapi kandaki alyuvar sayısının azalmasına da neden olabilir. Normalde, bir milimetreküp kanda 4 ila 6 milyon tane alyuvar vardır. Alyuvar sayısının normal değerlerin altına düşmesi ile anemi oluşur. Yorgunluk, baş dönmesi, baş ağrısı, nabız da ve soluma hızında artış anemisi olan hastalarda görülebilen şikayetler arasındadır. Anemi bazı durumlarda ilaçlarla tedavi edilebileceği gibi, alyuvar sayının çok azalması kan naklini gerektirebilir.

    Kemoterapi gören hastaların bazılarında platelet sayısı normal değeri olan millimetreküpte 150 ila 450 bin adetten daha aza inebilir. Bunun bir sonucu olarak hastalar da küçük ve büyük berelenmelere olan yatkınlığın artması, kesilmeler sonucunda normalden uzun süren kanamalar, burun ve diş eti kanamaları görülebilir. Platelet sayısı aşırı şekilde azalan hastalarda iç kanamalar da görülebilir. Bu gibi durumlarda hastalara platelet aktarımı yapılır. Bunun yanı sıra bazı durumlarda operlvekin (Neumega) gibi ilaçlarda verilebir.

    Kemoterapi alan kanser hastaları, kemoterapinin erken menepoza yada kısırlığa yol açabileceğini bilmelidirler. Kemoterapiye başlandığında doğal olarak menapoza girmeye yakın olan kadınların kemoterapinin sonucu olarak daha erken menapoza girme olasılığı daha fazladır. Kemoterapi alan kadınların bir kısmıda menapoza girmekte olan kadınlarda görülen belirtiler görülebilir, bunların arasında ani terlemeler, vajinal kuruluk ve adet dönemlerinde düzensizleşmeler vardır. Bu şikayetler seyrek görülen şikayetler değildirler ve genellile ilaçla yada kemoterapi tedavisinde yapılan değişikliklerle tedavi edilebilirler. Bu tip şikayeti olan kadınların, bu durumu doktorları ile tartışmaları önerilir. Kemoterapi ilaçları hamilelikte alındıklarında sakat doğumlara neden olabilirler, bu nedenle kadınların kemoterapi boyunca hamile kalmamalırı önerilir. Tedavi sonrası çocuk sahibi olmak isteyen çiftlerin bu isteklerini doktorları ile tartışmaları önerilir. Yapay döllenme veya benzeri yöntemlerde kullanılmak amacı ile sperm veya yumurtanın tedavi öncesi alınarak saklanması gibi yöntemler yüksek risk grubundaki kadınlara önerilebilinilir.

    Kemoterapinin bunlar dışındaki yan etkileri arasında:
     

    • Enfeksiyon riskinin artması

    • Ağız yaraları

    • Tad alma duygusunda değişmeler

    • İştah azalması

    • İshal yada Kabızlık

    • Karıncalanma veya yanma hisleri

    • Ellerde ve ayata uyuşma hissi

    • Deri rahatsızlıkları (kızarıklık, döküntü, akne)

    • Tırnaklarda koyulaşma, kırılganlaşma yada çatlama

    • Böbrek ve mesane enfeksiyonları

    • Kemoterapinin hemen ardından gelen nezle benzeri belirtiler

    • Vücutta sıvı toplanması

    Bunlara ek olarak, bazı kemoterapi ilaçlarının daha başka riskleri vardır. Örneğin, uzun bir süre boyunca yüksek dozlarda alındığında doxorubicin (Adriamycin) adlı ilaç kalıcı kalp problemlerine yol açabilir. Adriamycin kullanması gereken hastalar tedavi öncesi kalp problemleri için kontrolden geçmeli ve durumları tedavi boyunca gözaltında tutulmalıdır.

    Bu uzun olası yan etki listesine rağmen, kanserin kemoterapi ile tedavisinden sağlanan yararlar olası komplikasyınlar ve riskler ile karşılaştırılamayacak kadar büyüktür, ve genellikle uygun ilgi ve dinlenme aracılığı ile bu yan etkilerin büyük çoğunluğunun üstesinden gelmek mümkündür.

    Kemoterapinin Yan Etkilerinin Üstesinden Gelmek

    Kemoterapinin bazı yan etkilerini yaşayan hastalara, bu yan etkileri azaltmak veya gidermek amacı ile ilaçlar verilebilir. Örneğin, kemoterapinin en yaygın yan etkilerinden olan mide bulantısı, kusma ve yorgunluk hissine karşı tek başına olduğu gibi diğer ilaçlarla da karıştırılarak alınabilen bir kaç çeşit ilaç vardır. Bu ilaçlardan bazıları:

    Anzemet (kimyasal adı: dolasetron mesylate) adlı ilaç ameliyat yada kemoterapi sonucu oluşan mide bulantısını önleyerek veya azaltarak kusmanın önüne geçer. Araştırmacılara göre kemoterapiye bağlı bulantı hissi, ince bağırsak duvarındaki hücrelerin salgıladığı bir maddenin (serotonin) sinir sistemi tarafından algılanmasına bağlı olarak gelişmektedir. Anzemet bağırsaklarda bulunan sinirlerin merkezi sinir sistemi ile olan bağlantısını keserek çalışır.Tablet olarak alınabileceği gibi enjeksiyon ile de alınabilir.

    Compazine (kimyasal adı: prochlorperazine) adlı ilaç ameliyat yada kemoterapi sonucu oluşan mide bulantısının ve kusmanın kontrol altına alınmasına yardımcı olur. Compazine tablet, şurup, fitil ve enjekte edilebir formlarda satılmaktadır. Compazine alınan diğer ilaçlar ve alkolle etkileşime girebilir.

    Kyril (kimyasal adı: granisetron hydrochloride) birleşik devletler gıda ve ilaç idaresi tarafından (FDA) kemoterapi hastalarında mide bulantısına karşı kullanılması onaylanmış bir ilaçtır. Kyril genellikle kemoterapiye başlanmadan bir saat kadar önce verilir. Bazı durumlarda ilk dozdan 12 saat sonra ikinci bir doz da verilebilinilir. Kyril tablet yada enjekte edilebilinir formda satılmaktadır.

    Phenergan (kimyasal adı: promethazine) yatıştırıcı, ve orta düzeyde bulantı önleyici özellikler içerir. Kemoterapiye bağlı bulantının önlenmesi veya tedavi edilmesi amacı ile kullanılabilir. Phenergan şurup, fitil ve enjekte edilebilir formlarda satılmaktadır.

    Procrıt (Kimyasal adı: Epoetin Alfa) kemoterapiye bağlı kronik yorgunluğun daha fazla sayıda kırmızı kan hücresi üretilmesi ile azaltılması amacı ile kullanılır. Kemoterapi kanserli hücreleri olduğu kadar normal hücreleri de etkiler. Bunun bir sonucu olarak kemoterapi kırmızı kan hücrelerinin sayısının azalmasına yol açarak anemiye sebep olur. Gözlemlenebilen en belirgin yan etki aşırı yorgunluk hissidir

    Zofran, kemoterapiye bağlı kusma ve mide bulantısının önüne geçmek amacı ile kullanılır. Zofran hap, sıvı solüsyon yada enjekte edilebilir formlarda satılmaktadır. Hap formunda ki Zofran’ın ilk dozu genellikle kemoterapi seansının başlamasından 30 dakika önce verilir ve daha sonraki Zofran hapları kemoterapi sonrasındaki bir – iki gün boyunca düzenli aralıklarla alınır.

    Kemoterapi süresince düşük kan sayımı gösteren hastalara, kan hücreleri ve plateletlerin sayılarının arttırılması amacı ile ilaçlar verilebilir. Verilen ilaçlar sayısının arttırılması hedeflenen kan hücrelerinin tipine göre değişir. Örneğin, bir beyaz kan hücresi olan neutrophil’lerin sayısının azalması neutropenia denilen hastalığa neden olur. Bu hastalara, özel büyüme faktörleri içeren ilaçlar verilebilir, bunların içinde kimyasal adı sargramostim olan Leukine ve kimyasal adı filgrastim olan Neupogen vardır.

    Yüksek Dozda Kemoterapi / Kemik İliği Nakilleri / Kök Hücre Kurtarımı

    Yüksek dozda kemoterapi kullanımı ile meme kanseri tedavisi, bu konunun uzmanları arasında hala tartışılmakta olan bir yöntemdir. Yapılan pek çok araştırma, yüksek dozlu kemoterapinin geleneksel kemoterapi tedavisinden daha iyi olduğu tezini desteklememiştir. Ancak, bazı araştırmalarda ilerlemiş aşamadaki meme kanseri hastalarının yüksek dozlu kemoterapi ile tedavisi sonrasında umut verici iyileşmeler gözlenmiştir. Günümüzde, bu tedavi yakından takip edilen klinik deneylere katılmakta olan ilerlemiş düzeyli meme kanseri hastaları için önerilmektedir.

    Uzun süren yüksek dozlu kemoterapi tedavileri kemik iliği hücrelerine zarar verebilir. Bunun bir sonucu olarak, yüksek dozlu kemoterapi alan hastalara kemik iliği nakli yada kök hücre aşılanması gerekebilir.

    Kemik iliği nakli tedavisinin aşamaları;
     

    • Hastadan kemik iliği hücreleri çıkartılır ve dondurulur

    • Yüksek dozlu kemoterapi uygulanır

    • Daha önceden çıkarılmış olan kemik iliği hücreleri, bir operasyonla geri enjekte edilir

    • Enjekte edilen hücreler, çoğalmaya ve kan hücreleri üretmeye başlarlar.

    Kemik iliği nakli olasılığı yüksekse, doktorlar kemoterapi öncesi hastanın bacak yada kalça kemiğinden ilik örnekleri alırlar. Çıkartılan bu kök hücreler, korunmaları amacı ile hemen dondurulurlar. Daha sonra hastaya yüksek dozlu kemoterapi uygulanır, bu süreçte vücut ta kalan kemik iliği hücrelerinin bir kısmı da ölür. Kemoterapinin tamamlanmasının ardından, korunmuş olan kemik iliği hücreleri geriye enjekte edilirler. Enjeksiyon sonrası, bu hücreler çoğalmaya başlar ve aynı zaman da beyaz ve kırmızı kan hücrelerini de üretirler.

    Doktorlar yakın zamanda kemik iliği nakilleri yerine kök hücre kurtarımı yöntemini kullanmaya başlamışlardır. Kök hücreler henüz işlevsel farklılaşma göstermemiş ön hücrelerdir ve vücudun gereksinimine göre değişik hücrelere dönüşürler. Kök hücre kurtarımı yönteminde, kemoterapi öncesinde hastanın kanından kan kök hücreleri ayrılırlar. Yüksek dozda kemoterapi uygulanmasının hemen sonrasında, hastaya geri verilen kan kök hücreleri kemik iliğinin işlevini geri getirir. Araştırmalar göstermiştir ki kök hücre kurtarımı yöntemi kemik iliği nakli ile karşılaştırıldığında daha az yaşamsal risk taşımaktadır.

    Sonuç

    Kemoterapi kanser tedavisinde ve kanserin tekrarlama riskini azaltmada çok etkin bir yöntem olabilir. Araştırmacılar kemoterapi ve kanser tedavisi konularında önemli ilerlemeler göstermektedirler. Araştırmaların devam etmesi ile, yan etkisi daha az ve daha etkin kemoterapi ilaçlarının daha yaygın olması beklenmektedir. Buna ek olarak, kemoterapinin istenmeyen yan etkilerini önleyen ilaçların gelişimi de devam etmektedir. 2000 yılının kasım ayında yapılan uluslararası bir toplantıda, uzmanlar kanseri göğüs dışına çıkmamış hastalarda da adjuvant kemoterapinin standart tedavi olarak önerilmesi üzerinde görüş birliğine varmışlardır. Meme kanseri olan kadınların kemoterapi konusunu doktorları ile tartışmaları önerilir.

    Meme Kanseri ve Menopoz
     Pek çok menopoza girmiş kadın meme kanserine yakalandıklarında östrojen kullanamamaktadırlar.Diğerleri de meme kanseri gelişimi riskini ve östrojenin yan etkilerini bildiklerinden hayatlarını doğal bir biçimde sürdürmek istemektedirler.ABD'de 50 yaş üstündeki kadınların 2/3'ü hormon tedavisini reddetmektedirler. Kemoterapinin yan etkilerinden birisi de erken menopozdur; bunun sonucu olarak da kadın genç yaşta östrojen eksikliğine maruz kalmaktadırlar. Menopozdan sonra ne gibi problemlerle karşılaşıldığının bilinmesi tedavi seçeneklerinin belirlenmesinde çok önemlidir.
     
     Yapılan çalışmalarda meme kanseri olan ve menopoz sonrası hormon yetersizliği belirtilerini gösteren kadınların çeşitli tedavi seçenekleri araştırılmıştır. Hormon tedavisi alamayan kadınlarda kalp hastalığı ve kemik erimesinin önlenmesinde yeni yaklaşımlar ileri sürülmüştür.
     
     KADINLIK HORMONLARININ VÜCUDA ETKİSİ
     
     Östrojenler nelerdir ve görevleri nedir?
     

     Östrojenler, kadında pek çok dokuda etkileri olan kadınlık hormonlarıdır. Hormon endokrin bezde yapılıp kan dolaşımına verilen ve vücudun başka bir bölgesine giderek spesifik organ dokuda değişikliğe yol açan bir maddedir. Başlıca premenopozal hormon olan östrodiol, primer olarak yumurtalıklarda yapılır. Yumurtalıklar rahmin yanında iki adet olarak bulunmaktadır.Etki ettikleri organlar; beyin, kan damarları, ürogenital sistem, kolon, rektum, mesane, deri, kemik ve memedir. Menopozdan önce, kandaki östrojen seviyesi adet dönemlerine göre farklılık göstermektedir. Menopozdan sonra yumurtalıklar hormon yapımını durdurduğundan östrojen seviyesi çok düşük seviyelere iner.Geri kalan bir miktar östrojen yağ dokusunda veya memenin kendisinde yapılmaktadır.
     
     Progesteron nedir ve görevi nedir?
     

     Progesteron her ay rahmi hamilelik için hazırlayan başka bir kadınlık hormonudur. Ayın ikinci yarısında progesteron seviyesi birkaç günde yükselir ve ardından adet kanamasıyla birlikte düşer. Doğum kontrol hapları progesteronun sentetik formlarıdır.
     
     MENOPOZ
     
     Menopoz nedir?
     

     Menopoz döneminde yumurtalıklar, östrojen ve progesteron üretimini durdurmaktadır. Daha önceleri araştırmacılar bu olayın birdenbire geliştiğini düşünse de şu an menopozun aydan aya değişiklikler göstererek yavaş yavaş ortaya çıktığını bilmekteyiz. Bu döneme perimenopozal geçiş devresi denmektedir. Bu süreç 2-5 yıl arasında bir zaman dilimini içerir. Bu süre içinde östrojen yavaş yavaş düşer ve kadın bu hormonal değişikliğe adapte olur. Meme kanserli premenopozal kadınlarda yumurtalıklar kemoterapiden ötürü hasara uğradığından ani bir menopoza giriş söz konusudur. Bu koşulda menopozal semptomlar hızlı ve ciddi bir şekilde seyreder ve hastanın bu duruma adaptasyonu zordur.
     
     Düşük östrojen ve progesteron seviyelerinde ne gibi problemler görülür? Problemlerin çoğu östrojen seviyesinin 50-600 ünite değerlerinden 5-10 ünite değerlerine kadar düşmesinden kaynaklanmaktadır.
     
     Bu hormonal değişiklik sonucu genelde kadında beş bölgede sorunla karşılaşılmaktadır:
     
     Mesane,rahim ve vajeni içeren ürogenital sistemde atrofi diye tanımladığımız doku kaybı oluşur. Bu da idrar yaparken yanma, ağrı, idrar tutamama, vajen kuruluğu ve cinsel ilişki sırasında ağrıya sebebiyet verir.
     
     Deriye kan taşıyan kan damarları sağlamlığını yitirir. Bu durum vazomotor instabilite adlandırılır ve sıcak basmaları ile ani uyanmalara yol açar. Beynin artmış östrojen gereksinimine bağlı olarak depresyon, hafıza kaybı, duygulanım dalgalanmaları ve aşırı hassasiyet ortaya çıkmaktadır. Menopoz ve depresyon arasındaki ilişki fizyolojik esastan çok biyolojiktir.
     
     Kemikler kalsiyum kaybetmeye ve daha çabuk kırılmaya başlarlar. Bu olaylar,osteopeni denilen kemik kitlesi kaybına ve daha ağır bir şekil olan osteoporoza neden olur. Osteoporoz ile birlikte kadınların boyları kısalmaya başlar. Sırt kavisleri daha belirginleşir. Bütün bu değişikliklerin sonucu, kadınlar düştüklerinde omurga veya kalça kırıklarıyla karşı karşıya gelebilirler. Kalça kırıkları özellikle yaşlı kadınlarda çok sık görülmektedir.
     
     Östrojen yetersizliği kalp hastalıklarının gelişimini hızlandırır. Kadın erkekteki kalp hastalığı riskine erişir. Kadınlarda kalp hastalığından ölüm oranı meme kanserinden ölüm oranından sekiz kat daha fazladır. Bu durum özellikle yaşlı kadınlarda doğrulanmıştır; çünkü kalp hastalığı kadınlarda 60-90 yaşları arasında ortaya çıkarken meme kanseri daha genç yaşlarda ortaya çıkar.
     
     Kadınlara menopozdan sonra östrojen kullanmadıkları takdirde daha ciddi sorunlarla karşılaşabilecekleri anlatılmalıdır. Alzheimer hastalığı ve kalın barsak kanseri bu sorunlardan en önemlileridir. Bu hastalıkların gelişmesi östrojen kullanmakla henüz engellenememektedir ama gene de östrojenin olumlu etkileri göz ardı edilmemelidir.
     
     Menopoz östrojen seviyesinin düşüklüğü ile karakterize doğal bir olaydır. Progesteron da, menopozda düşer ve perimenopozal geçiş devresinde dalgalanmalar gösterir. Kadında az miktarda olsa da bulunan erkeklik hormonları yaş ilerledikçe daha da düşer. Bu hormon değişiklikleri menopozun doğal bir parçası olarak kabul edilmektedir.
     
     MENOPOZDA ÖSTROJEN TEDAVİSİ
     
     Östrojen hormon tedavisi hangi durumlarda gereklidir ve yan etkileri nelerdir?
     

     Vazomotor bozukluklara bağlı sıcak basmalarında Östrojen tedavisi yer almaktadır. Aynı şekilde vajinal kuruluk, cinsel ilişki sırasında ağrı ,sık idrar yapma, idrar yolu infeksiyonları ve idrar kaçırma şikayetlerine yol açan ürogenital atrofide de östrojen kullanımı önerilmektedir. Osteoporoz gibi kemik erimesinden ya da kalp hastalıklarından korunmak için de östrojen tedavisi uygulanmaktadır. Menopoz sırasında oluşan ve östrojen gereksinimine bağlı ortaya çıkan depresyon ile duygu dalgalanmasını engelleyebilmek için hormon tedavisi önerilmektedir.
     
     Hormon tedavisinin göreceli olarak uygulandığı diğer sorunlar arasında Alzheimer hastalığı, kalın barsak kanseri, şeker hastalığına bağlı kalp hastalığı, felç, varis sayılabilir.
     
     Östrojen hormon tedavisinin riskleri ise; mesane hastalıkları, rahim kanseri, meme kanseri ve mastalji dediğimiz meme ağrılarıdır.
     
     Hormon tedavisinin uygun görülmediği sağlık sorunlarının başında ise meme kanseri ve yumurtalık kanseri gelmektedir. Bazı karaciğer hastalıkları ve kan pıhtılaşma bozukluklarında da östrojen kullanılmamaktadır. Son olarak da sebebi ortaya konamayan vajinal kanamalar da kullanılması sakıncalıdır.
     
     MENOPOZ TEDAVİSİNDE ÖSTROJEN ALTERNATİFLERİ
     
     Östrojen tedavisinin uygulanamadığı durumlarda menopozal belirtileri ortadan kaldırmak için ne yapmak gerekir?
     

     Bu sorunun cevabı her kadın için farklıdır. Verilecek karar belirtilerin tedaviyi gerektirecek kadar ciddi olup olmadığına bağlıdır.
     
     Üriner problemleri ve vajen kuruluğu içeren ürogenital atrofide, çok düşük dozda östrojen, vajinal krem veya östrojen halkalarıyla verilebilir. Bu tekniklerle küçük dozlarda bile olsa östrojen vücuda verilerek kan dolaşımına katılır.
     
     Sıcak basmaları için, E vitamini, klonidin veya megestrol asetat önerilmektedir .Bazen bu sıcak basmalarını engelleyebilmek için antipsikotik ilaçlar da (ör:prozac,paxil,zoloft) kullanılabilmektedir. En kolay uygulanabilir tedavi yöntemi ise düzenli yapılan egzersizler ve uygun beslenme rejimidir
     
     Düşük seviyelerdeki östrojenden kaynaklanan depresyon ve mizaç değişikliklerinde yine bu antipsikotikler tedavide kullanılabilir.
     
     Osteoporozun önlenmesinde alendronat veya kalsitonin (Miacalcin) gibi ilaçlara başvurulur.
     
     Kalp hastalığının önlenmesinde ilaç tedavisi önerilmektedir.
     
     Çoğu kadında bu belirtilerden bir ya da ikisi bulunmaktadır. Östrojen bu problemlerin tedavisinde tek çare değildir. Pek çok kadın hormon tedavisi yerine diğer ilaçları kullanmayı yeğlemektedir.
     
     Vücuttaki östrojen seviyesini yükseltmeden ve meme dokusunu uyarmadan yapılacak bir menopaz tedavisi en ideal tedavidir.
     
     ÜROGENİTAL ATROFİ
     
     Ürogenital atrofinin belirtileri nelerdir?, Menopozdaki kadınlar için büyük bir problem teşkil etmekte midir?
     
     Bu sorunun menopoz sonrası kaç kadında oluştuğunu bilmek önemlidir. Menopoz dönemindeki 2000 kadından oluşan bir grup incelenmiş; bir yıl sonra, 100 kişide kalp hastalığı,11 kişide osteoporoz, 6 kişide meme kanseri,3 kişide de rahim kanseri geliştiği gözlenmiş. Fakat neredeyse grubun tamamında ürogenital atrofi belirtileri görülmüştür.
     
     Ürogenital atrofi nedir?
     
     Bu ifade kabaca vajen ve mesanede doku kaybını tanımlar. Ürogenital atrofi, idrar yollarında oluşan üroatrofiyi ve vajinada oluşan genital atrofiyi içerir. Genital atrofinin başlıca belirtileri vajinal kuruluk, kaşıntı, cinsel ilişki sırasında ağrı, labia gibi genital bölgedeki dokuların şişmesidir. Üroatrofinin başlıca belirtileri ise idrar yaparken ağrı, ani idrar yapma ihtiyacı ve idrar kaçırmadır.
     
     Menopozdaki kadınlar sıklıkla vajinal kuruluktan yakınırlar. Meme kanseri tedavisi olan kadınlarda özellikle gençlerde bu semptomlar daha da belirgindir çünkü bu kadınlarda östrojen seviyesi yükseltilmemeye çalışılır.
     
     Lokal olarak östrojen kullanıp kandaki hormon seviyesini yükseltmeden ve diğer dokuları etkilemeden etkili tedavi uygulanabilir mi?
     
     Ürogenital atrofinin ciddi semptomları postmenopozal dönemin ilk yarısında gözükür. Topikal Östrojen krem uygulaması ile verilebilir ve etkili olur. Son zamanlarda sistemik dolaşımdan emilmeyen lokal vajinal uygulamalar da gündemdedir.
     
     Vajinanın hormonal olmayan nemlendiricileri de tedavide kullanılmaktadır. Vajinaya günlük uygulanır ve kuruluğu düzeltir.
     
     Cinsel problemler ürogenital atrofiden dolayı ortaya çıkar.Östrojenin yokluğuna bağlı vagina da dokular kurur, bunun sonucu cinsel ilişki sırasında ağrı ve kanamalar ortaya çıkabilir. Düşük dozda uygulanan topikal östrojen kremleri tedavide etkilidir.
     
     DEPRESYON
     
     Mizaç değişiklikleri ve depresyon için ne yapmak gerekir?

     
     Bu semptomların tedavisinde kullanılan pek çok ilaç vardır. Hafif depresyonlar telkin yoluyla çözümlenebilir. Mizaç değişikliklerinde de gene aynı yol denenebilir; eğer daha ciddi ise o zaman ilaç tedavisi uygulamak gerekir. Çoğu kadına egzersiz, telkin, destek grupları ve yaşam tarzı değişiklikleri önerilmektedir.
     
     SICAK BASMASI
     
     Eğer östrojen kullanmak istenmiyorsa sıcak basmalarına karşı ne yapılmalıdır?
     
     Sıcak basması genellikle östrojen kullanmadan kontrol altına alınabilir. Sıcak yerlerden, baharatlı yiyeceklerden, stresli durumlardan kaçınmak gerekir. Serin tutan kıyafetler giyilebilir. E vitamini de fazla efektif olmamasına rağmen kullanılabilir. Bazı kadınlarda klonidin son derece etkili olabilir .Megestrol asetat (megace) tedavisi sıcak basmalarında östrojen tedavisi kadar etkilidir. Bu ilacın yan etkisi kilo aldırmasıdır. Meme kanserli hastalarda bu ilacın uzun dönemdeki etkisinden ziyade kısa dönemdeki etkisi daha önemlidir.
     
     OSTEOPOROZ
     
     Hayat tarzındaki ciddi değişiklikler ve diyet kemikleri güçlü tutmaya yardım eder. Bu değişiklikler içinde sigarayı bırakmak, haftada 3 kere 20 dakikadan az olmamak koşuluyla egzersiz, her gün diyetle 1500 mg kalsiyum alınımı, alkollü içecek tüketiminin azaltılması bulunmaktadır. Pek çok kadında bu uygulamalar yeterli olmaktadır. Bazı kadınlarda ise tüm bu tedbirlere rağmen gene de osteoporoz belirtileri görülmektedir. Osteoporoz için bazı risk faktörleri bulunmaktadır. Bunların başında ırk gelmektedir.Örneğin Asyalılarda ve İspanyollarda, Afrikalı ve Amerikalılara oranla daha fazla risk bulunmaktadır. Diğer risk faktörleri arasında yaş, egzersiz yapmama, sigara, ailede osteoporoz hikayesi, zayıflık, fazla alkol tüketimi, hastalık dolayısıyla yatağa bağımlı kalma, kortizon benzeri ilaçlar kullanma ve tiroid hormonu tedavisi sayılabilir.
     
     Osteoporoz tedavisinde kullanılan bir grup ilaç bifosfonatlardır. Bu ilaç normal kemik yıkımını bloke eder.Östrojenler de bu yolla etki ederler.Vücutta sürekli bir kemik yapımı ve yıkımı süreci vardır.Buna kemiğin yeniden şekillenmesi "remodeling" denir.Bifosfonatlar tedavide yaklaşık 20 yıldır kullanılmaktadır.İlk kullanılan form etidronate olup 7 yıl süreyle kullanılmıştır.?u an bu ilacın ikinci kuşağı olan alendronate (fosamax) tedavide verilmektedir.Alendronate kemik yıkımının bloke edilmesinde etidronate'dan daha etkilidir. Halen daha kuvvetli ve tolerans gelişmesi daha zor olan ilaçlar üzerinde çalışmalar yapılmaktadır.
     
     Bifosfonat ailesine ait ilaçların kullanımında birtakım zorluklar vardır.Ağız yoluyla alındıkları zaman zayıf olarak absorbe edilirler.Hastalar bunu boş mideye almalıdırlar. Bazı kadınlarda yemek borusunda ve boğazda tahriş ve göğüs ağrısı meydana gelmektedir. Böbreklerinden rahatsız olanlarda bu ilaç tavsiye edilmez; çünkü bu ilacın atılımı böbrek yoluyladır. Göğüs ağrısı gibi yan etkiler hastanın ilaç alınımını takiben 30 dakika yatmaması koşuluyla engellenebilir.
     
     Meme kanserli hastalarda bifosfonat tedavisi oldukça çekicidir; çünkü iki türlü etkileri bulunmaktadır. Birinci etkisi normal kemik yıkımının durdurması, ikincisi ise kemiğe metastaz dolayısıyla olan kemik yıkımının engellenmesidir. Aynı zamanda bu ilaçlar iskelet metastazlarına bağlı kemik kırıklarını ve metastazların ilerlemesini azaltırlar.
     
     Başka bir hormon olan kalsitonin, gene kemik yıkımını engellemektedir. Bu ilaç miacalcin denilen sprey şeklinde uygulanır. Bunun kullanım oldukça güvenlidir ve yan etkileri son derece azdır.
     
     Vücudu daha fazla kemik yapmaya iten diğer bir ilaç fluoride' dir. Yüksek dozlarda fluoride bir yarar göstermez hatta bazı hastalarda zararlı olduğu bile söylenebilir. Düşük dozlarda, ancak az miktarda kemik kaybı olan hastalarda kırıkları engellemektedir. ?üphemiz fluoride'in kırıklara yol açan anormal kemik yapımına sebebiyet verdiği doğrultusundadır.
     
     Değişik çalışmalarda sürekli düşük dozda fluoride veren "neosten" adı verilen bir preparat kullanılmıştır. Bu ilaç kalsiyum sitratla birlikte 12 ay verilip, 2 ay verilmemektedir. İki yıl boyunca bu kadınlarda kemik kırıkları engellenmiş ve kemik kitlesi ancak %5 oranında azalmıştır.
     
     İdeal olan ilaç sıcak basmalarını engelleyecek, beyine östrojen gibi etki edecek, kalp krizini ve meme kanserini önleyecek, osteoporozu bloke ederek kemikleri koruyacak ve rahim kanseri riskini indirgeyecek nitelikte olmalıdır.
     
     Tamoxifen bu etkilerden bazılarına sahiptir. Uzun dönem sonuçlarında tamoxifenin meme kanserinin tekrarlamasını önlediği ve diğer memedeki kanser olasılığını %40 oranında engellediği bildirilmiştir.
     
     Evista adıyla piyasada bulunan raloxifene'nin pekçok özelliği yeni yeni anlaşılmaktadır. Bu ilaç osteoporozun önlenmesi amacıyla kullanılmaya başlanmıştır. Raloxifene rahmi tamoxifenden daha az oranda etkiler.
     
     Tamoxifenin kemik yıkımını engellediği doğru mu?
     
     Tamoxifen meme kanserinde önceleri kısa bir süre için ek bir tedavi olarak denenmiştir. Bu çalışmalar sırasında tamoxifenin uzun süreli etkileri bilinmiyordu. Yapılan araştırmalarda tamoxifenin menopoza girmiş kadınlarda kemikler üzerine östrojen benzeri etki yaptığı saptanmıştır. Tamoxifenin hangi dokulara östrojen benzeri etki ya da antiöstrojen etki yaptığı bilinmelidir.Bu kavrama SERM (selektif östrojen reseptör modülatörü) adı verilmektedir.Tamoxifen postmenopozal kadınlarda kemikler üzerine östrojen gibi etkiyen ilk SERM'dir.
     
     Tamoxifen postmenopozal kadınlarda yılda %1-3 oranında kemik kitlesinde artışa neden olur.Bu etkisi omurganın aşağı seviyelerinde kalçaya nazaran daha belirgindir.Uzun süreli ve çok sayıda kadını içeren çalışmalarda tamoxifenin osteoporoza bağlı kemik kırıklarını azalttığın göstermiştir,
     
     Neden tamoxifen premenopozal kadınlarda kemik kitlesinde azalmaya sebep olurken postmenopozal kadınlarda arttırır?Bunun nedeni tamoxifenin premenopozal kadınlarda olduğu gibi östrojenin yüksek oranda bulunduğu durumlarda antiöstrojen olarak etki göstermesidir.Menopoz sonrası kadınlarda olduğu gibi östrojenin az miktarda bulunduğu durumlarda ise östrojen benzeri etki gösterir.
     
     Kemoterapi yüzünden yumurtalıkları hasar görmüş premenopozal kadınlarda östrojenin yetersizliğine bağlı olarak tamoxifen östrojen benzeri etki gösterir.
     
     Sigara, alkol tüketimi, kalsiyumdan fakir beslenme, gün ışığından yoksunluk, egzersiz yapmama, tiroid hormonu ve kortizon benzeri ilaç kullanma büyük miktarda kemik kaybına yol açar.Haftada en az üç kere olmak üzere 20 dakika yürümek yeni kemik yapımına neden olur.
     
     Menopoza giren kadınlar ihtiyaçları olan günlük 1500 mg kalsiyumu almalıdırlar. Bu da yaklaşık günlük 6 bardak süte eşittir.Bunun tüketimi oldukça zor olduğundan kadınlar 1000 mg'lık kalsiyum tabletlerini kullanmayı yeğlerler (OS-CAL,Calcium Citrate,TUMS gibi). Kalan 500 mg'lık ek kalsiyum diyetteki diğer ürünlerle telafi edilir. Bu önlemler kemik kaybının azalmasında ve kemik kırıklarının engellenmesinde ilk basamaktır.
     
     Özetle, risk faktörlerinin indirgenmesinin başlangıç noktası beslenmede değişiklik ve egzersiz yapılmasıdır. Bununla birlikte, bazı kadınlara ek tedavi gerekebilir. Kemik densitometresi ve analizi tedavi seçiminde rehberlik etmektedir.
     
     KALP HASTALI?I
     
     Östrojen eksikliği kadınlarda kalp krizi geçirme olasılığını erkeklerinkine yaklaştırır mı?
     
     Kalp krizi, atardamarlardaki akışkanlığın azalmasına bağlı olarak kalbin bazı bölgelerinin yeterli oksijen alamamasına bağlıdır.Sonuçta bir miktar kalp kası harap olur ve hasta göğüs ağrısı hisseder. Gerçekte,kalp krizi budur. Terminolojide bu rahatsızlığa iskemik kalp hastalığı denmektedir. Bu ifade kalbin yeterli oksijen sağlayamadığını tanımlar.
     
     Erkekte, ilerleyen her yaşla birlikte kalp krizi geçirme olasılığı artar. Genç yaşlarda erkekteki ölümlerin %10'u, 50'li yaşlarda ise %50'si kalp hastalığından kaynaklanmaktadır.
     
     Kadınlarda ise, menopoz sonrası kalp krizi geçirme oranı,erkeklerinkini yaklaşmakta ve hatta geçmektedir. Yetmiş beş yaş ve üstü erkeklere kıyasla, iskemik kalp hastalığından ölüm oranı 75 yaş ve üstü kadınlarda daha yüksektir.
     
     Östrojenler kalp hastalığını nasıl önlerler?
     
     Pekçok istatistiksel çalışmada östrojenin kalp hastalığını engellediği gösterilmiştir.Östrojen kullanan kadınlarda kalp hastalığında %50 oranında azalma belirlenmiştir.
     
     Uzun zamandan beri ,östrojenin kalp hastalığını önleme sebebinin kanda dolaşan lipid seviyesini düşürmesine bağlı olarak meydana geldiği savunulmaktaydı. Bu lipidlere kolesterol ve trigliserid denmektedir.?imdilerde östrojenin belki de bu etkisinden daha güçlü olarak doğrudan kan damarlarına yönelik bir etkisi daha bilinmektedir. Östrojen total kolesterol seviyesini düşürmektedir. Biz kolesterolü iyi kolesterol (HDL kolesterol) ve kötü kolesterol (LDL kolesterol) olarak ikiye ayırmaktayız.
     
     Östrojen aynı zamanda kan damarlarına etkiyerek bu yağ depocuklarının damar çeperinde toplanmasına mani olur. Zaten arterleri tıkayarak kalp krizine neden olan işte bu yağ depocuklarıdır.
     
     Östrojenler kalsiyumun kan damarlarına olan etkisini bloke ederler. Östrojenlerin antioksidan etkisi vardır ve kalp krizini engelleyen nitrik oksid sistemine etkirler. Kan damarlarının daralarak kasılmasını sağlayan anjiotensin sistemini baskılayarak,anjiotensin oluşumunu önlerler. Bu etkiye "ACE inhibitör etkisi" denir.Böylelikle kan damarları genişleyerek daha fazla kan taşır.
     
     Uzmanlar:günümüzde kavram olarak;östrojenin 2/3'sinin doğrudan kan damarlarına;1/3'nin ise kan lipid düzeyine etki ettiğini kabul etmektedirler.
     
     Sonuç olarak: Eğer sigara içmiyorsanız kalp hastalığına yakalanma riski %60'a, eğitiminizi tamamlarsanız %50'ye, her gün egzersiz yaparsanız %45'e, günde bir bardak alkol alırsanız veya düşük doz aspirin kullanırsanız %35'e, ideal kilonuzu korursanız %30'a ve de tansiyonunuzu, kolesterolünüzü kontrol altında tutarsanız %15'e düşer.
     
     Çeşitli deneysel çalışmalarda;tamoxifenin kolesterol seviyesini indirgeyerek kalp hastalığı riskini de azalttığı belirtilmiştir.
     
     MENOPOZ TEDAVİSİNDE YENİ YAKLA?IMLAR
     
     Östrojen ve tamoxifen birlikte kullanılabilir mi?
     
     Bu kombinasyonla, tamoxifen; östrojenin memeler üzerine olan etkisini bloke eder; östrojen de tamoxifenin yan etkisi olan ya da östrojen eksikliğinden kaynaklanan sıcak basmalarını önler. Aynı zamanda bu kombinasyon kemiklere yararlıdır, kolesterol seviyesini düşürür ve sıcak basmalarını önler. Ancak gene de çalışmalar tamamlanmamış olduğundan tedavide kullanılmamaktadır.
     
     Pek çok kadın menopoz belirtilerinin tedavisinde bitki ürünlerini seçmektedir. Bitki ürünlerinin kalite-kontrolü sorun teşkil etmektedir. Güvenlikleri, etkinlikleri ve toksisiteleri denenmelidir.
     
     Çoğu kadın doktorlar tarafından alay edileceklerini düşünerek bu ilaçları kullandıklarını saklarlar. Bu nedenle hekimin mutlaka ilacın zararlı etkilerini bilmek, içeriğini öğrenmek ve diğer ilaçlarla etkileşimini görmek için bu soruyu yöneltmesi gerekmektedir.
     
     DANI?MA
     
     Hekim hastasına östrojen tedavisinin risklerini ve yararlarını açıklamakla yükümlüdür.
     
     Herhangi bir ilaç kullanmadan veya tedaviye başlamadan önce tüm zarar ve yararları iyice anlamanız gerekmektedir. Sağlık durumu, meme kanseri tanısı, lenf bezi durumu, hormon reseptör tayini ,menopozal belirtilerin ciddiyeti, yaş ,osteoporoz tehlikesi, kalp hastalığı riski ve diğer başka faktörler tedaviye karar vermede esas teşkil etmektedir.
     
     Eğer hormon tedavisi almakta kararlıysanız hekiminize soru sormakta tereddüt etmemelisiniz. Onkologunuz ,jinekologunuz ve aile hekiminiz size yardımcı olacaktır. Hastanelerde ve bazı özel tedavi merkezlerinde açılan menopoz kliniklerine başvurarak bu konuda eğitim görmüş uzmanlardan ve bilgisayar programlarından yararlanabilirsiniz.
     
     ÖSTROJENLER VE MEME KANSERİ
     
     Östojenler ve meme kanseri oluşturma potansiyeli hakkında bilgilerimiz nelerdir?
     
     Bazı çalışmalarda östrojen kullanımı ve meme kanseri arasındaki ilişki gösterilmiştir. Son 20 yıldır yaklaşık 30 kadar çalışmada bu ilişki irdelenmiş ve yanıt aranmıştır. Sonuçta östrojenin uzun süreli kullanımının meme kanseri ile ilintili olduğu belirlenmiştir.
     
     Çalışmada;5-10 yıl östrojen kullanımının meme kanseri riskini %20-50 oranında arttırdığı anlatılmıştır. Bu;kadınların %20-50'si meme kanserine yakalanıyor anlamına gelmez; ancak riskin yükseldiğini ifade etmektedir. Örneğin 50 yaşındaki bir kadının bir yıl içinde meme kanserine yakalanma oranı 1/300 iken, %20'lik bir artışla bu oran 1,2/300'ye çıkmaktadır.Yani 10 yıllık bir dönemde östrojen kullanmayan 300 kadının 10'u meme kanserine


Arşiv
Anasayfa Birgo Nedir? Nasıl Birgo'larım? Kullanıcı Sözleşmesi Blog Yardım Bize Ulaşın