Birgo

NIS
18
KUR’AN’LA İLGİLİ GENEL BİLGİLER27devamı

Zamanın Göreceliği

Zaman dediğimiz algı, aslında bir anı bir başka anla kıyaslama yöntemidir. Bunu bir örnekle açıklayabiliriz. Bir cisme vurduğumuzda bundan belirli bir ses çıkar. Aynı cisme beş dakika sonra vurduğumuzda yine bir ses çıkar. Kişi, birinci ses ile ikinci ses arasında bir süre olduğunu düşünür ve bu süreye "zaman" der. Oysa ikinci sesi duyduğu anda, birinci ses sadece zihnindeki bir hayalden ibarettir. Sadece hafızasında var olan bir bilgidir. Kişi, hafızasında olanı, yaşamakta olduğu anla kıyaslayarak zaman algısını elde eder. Eğer bu kıyas olmasa, zaman algısı da olmayacaktır. Aynı şekilde kişi, bir odaya kapısından girip sonra da odanın ortasındaki bir koltuğa oturan bir insanı gördüğünde, kıyas yapar. Gördüğü insan koltuğa oturduğu anda, onun kapıyı açması, odanın ortasına doğru yürümesi ile ilgili görüntüler, sadece beyinde yer alan bir bilgidir. Zaman algısı, koltuğa oturmakta olan insan ile bu bilgiler arasında kıyas yapılarak ortaya çıkar.

Kısacası zaman, beyinde saklanan birtakım hayaller arasında kıyas yapılmasıyla var olmaktadır. Eğer bir insanın hafızası olmasa, beyni bu tür yorumlar yapmaz ve dolayısıyla zaman algısı da oluşmaz. Bir insanın "ben otuz yaşındayım" demesinin nedeni, beyninde söz konusu otuz yıla ait bazı bilgilerin biriktirilmiş olmasıdır. Eğer hafızası olmasa, ardında böyle bir zaman dilimi olduğunu düşünmeyecek, sadece yaşadığı tek bir "an" ile muhatap olacaktır.

Bu konuda görüş belirten düşünür ve bilim adamlarından örnekler vererek konuyu daha iyi açıklamaya çalışalım. Nobel ödüllü ünlü genetik profesörü ve düşünür François Jacob, Mümkünlerin Oyunu adlı kitabında zamanın geriye akışı ile ilgili şunları anlatır:

Tersinden gösterilen filmler, zamanın tersine doğru akacağı bir dünyanın neye benzeyeceğini tasarlamamıza imkan vermektedir. Sütün fincandaki kahveden ayrılacağı ve süt kabına ulaşmak için havaya fırlayacağı bir dünya; ışık demetlerinin bir kaynaktan fışkıracak yerde bir tuzağın (çekim merkezinin) içinde toplanmak üzere duvarlardan çıkacağı bir dünya; sayısız damlacıkların hayret verici işbirliğiyle suyun dışına doğru fırlatılan bir taşın bir insanın avucuna konmak için bir eğri boyunca zıplayacağı bir dünya. Ama zamanın tersine çevrildiği böyle bir dünyada, beynimizin süreçleri ve belleğimizin oluşması da aynı şekilde tersine çevrilmiş olacaktır. Geçmiş ve gelecek için de aynı şey olacaktır ve dünya tastamam bize göründüğü gibi görünecektir.

Beynimiz belirli bir sıralama yöntemine alıştığı için şu anda dünya üstte anlatıldığı gibi işlememekte ve zamanın hep ileri aktığını düşünmekteyiz. Oysa bu, beynimizin içinde verilen bir karardır ve dolayısıyla tamamen izafidir. Gerçekte zamanın nasıl aktığını, ya da akıp akmadığını asla bilemeyiz. Bu da zamanın mutlak bir gerçek olmadığını, sadece bir algı biçimi olduğunu gösterir.

Zamanın bir algı olduğu, 20. yüzyılın en büyük fizikçisi sayılan Einstein´ın ortaya koyduğu Genel Görecelik Kuramı ile de doğrulanmıştır. Lincoln Barnett, Evren ve Einstein adlı kitabında bu konuda şunları yazar:

Salt uzayla birlikte Einstein, sonsuz geçmişten sonsuz geleceğe akan şaşmaz ve değişmez bir evrensel zaman kavramını da bir yana bıraktı. Görecelik Kuramı´nı çevreleyen anlaşılmazlığın büyük bölümü, insanların zaman duygusunun da renk duygusu gibi bir algı biçimi olduğunu kabul etmek istemeyişinden doğuyor... Nasıl uzay maddi varlıkların olasılı bir sırası ise, zaman da olayların olasılı bir sırasıdır. Zamanın öznelliğini en iyi Einstein´in sözleri açıklar: "Bireyin yaşantıları bize bir olaylar dizisi içinde düzenlenmiş görünür. Bu diziden hatırladığımız olaylar ´daha önce´ ve ´daha sonra´ ölçüsüne göre sıralanmış gibidir. Bu nedenle birey için bir ben-zamanı, ya da öznel zaman vardır. Bu zaman kendi içinde ölçülemez. Olaylarla sayılar arasında öyle bir ilgi kurabilirim ki, büyük bir sayı önceki bir olayla değil de, sonraki bir olayla ilgili olur.

Einstein, Barnett´in ifadeleriyle, "uzay ve zamanın da sezgi biçimleri olduğunu, renk, biçim ve büyüklük kavramları gibi bunların da bilinçten ayrılamayacağını göstermiş"tir. Genel Görecelik Kuramı´na göre "zamanın da, onu ölçtüğümüz olaylar dizisinden ayrı, bağımsız bir varlığı yoktur."

Zaman bir algıdan ibaret olduğuna göre de, tümüyle algılayana bağlı, yani göreceli bir kavramdır.

Zamanın akış hızı, onu ölçerken kullandığımız referanslara göre değişir. Çünkü insanın bedeninde zamanın akış hızını mutlak bir doğrulukla gösterecek doğal bir saat yoktur. Lincoln Barnett´in belirttiği gibi "rengi ayırdedecek bir göz yoksa, renk diye bir şey olmayacağı gibi, zamanı gösterecek bir olay olmadıkça bir an, bir saat ya da bir gün hiçbir şey değildir."

Zamanın göreceliği, rüyada çok açık bir biçimde yaşanır. Rüyada gördüklerimizi saatler sürmüş gibi hissetsek de, gerçekte herşey birkaç dakika hatta birkaç saniye sürmüştür.

Zamanın göreceliği, bilimsel yöntemle de ortaya konmuş somut bir gerçektir.

Kuran´da geçen birçok ayet zamanın mutlak olmadığını, göreceli olduğunu vurgulamaktadır. Kuran´da 14 asır evvel vurgulanan bu gerçek, ancak 20. yy´da bilim tarafından ispat edilebilmiştir. Şüphesiz bu da, Kuran´ın, zamanı yaratan ve zamandan münezzeh olan Allah´ın indirildiğinin kesin bir delildir. Konu ile ilgili bazı ayetler şöyledir:

"...Gerçekten, senin Rabbinin katında bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir." (Hac Suresi, 47)

"Melekler ve Ruh (Cebrail), ona, süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir." (Mearic Suresi, 4)

"Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra (işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O´na yükselir." (Secde Suresi, 5)

Yukarıdaki ayetlerden açıkça, bizim yaşadığımız zaman kavramının farklı boyutlarda farklı algılandığı anlaşılmaktadır. Buna göre, bizim için çok uzun bir zaman dilimi olarak algılanan süre, Allah katında bir an gibidir. Başka bir ifade ile, ömrümüz boyunca yaşadıklarımızın ve yaşayacaklarımızın tümünü, Allah bilmektedir. Zira, Allah bizim bağlı olduğumuz zaman kavramına bağlı değildir, evreni ve tüm canlıları yarattığı gibi zamanı da O yaratmıştır.

YAĞMURLAR

Yağmur dünya üzerindeki hayat için en önemli faktörlerden birisidir. Bir bölgedeki canlılığın devamı için yağmur şarttır. İnsan dahil tüm canlılar için bu denli önem taşıyan yağmurlardan Kuran´ın çeşitli ayetlerinde söz edilir. Dahası, yağmurların oluşumu, miktarları ve etkileri konusunda da önemli bilgiler verilir. Kuran´ın indirildiği dönemin bilimi tarafından asla bilinemeyecek olan bu bilgiler, bizlere Kuran´ın ilahi bir söz olduğunu gösterir.

Şimdi Kuran´da yağmurla ilgili verilen söz konusu bilgileri sırayla inceleyelim.

Yağmurun Ölçüsü

Zuhruf Suresi´nin 11. ayetinde yağmur, belli "ölçü" ile inen bir su olarak tarif edilir. Ayet şöyledir:

"Ki O, belli bir miktar ile gökten su indirdi de, onunla ölü bir memleketi ´dirilttik yaydık´; siz de böyle (kabirlerinizden diriltilip) çıkarılacaksınız." (Zuhruf Suresi, 11)

Ayette zikredilen "miktar" kelimesi yağmurun birkaç özelliğiyle birden ilgilidir. Öncelikle, dünyaya yağan yağmur miktarı hep aynıdır. Yeryüzünden bir saniyede 16 milyon ton suyun buharlaştığı hesaplanmıştır. Bu, aynı zamanda bir saniyede dünyaya yağan yağmur miktarıdır. Yani su, sürekli bir çevrim dengesi içinde, "bir ölçüye göre" dönüp dolaşmaktadır.

Yağmurun sahip olduğu ölçülerden birisi de düşüş hızıyla ilgilidir. Yağmur bulutlarının minimum yüksekliği 1.200 metredir. Yağmur damlasıyla aynı ağırlık ve büyüklükteki bir cisim bu yükseklikten bırakıldığında giderek hızlanarak yere yaklaşık 558 km/saatlik bir hızla düşecektir. Şüphesiz ki böyle bir süratle yere çarpan her cisim büyük bir tahribat yapar. Eğer yağmur da böyle yağsaydı tüm ekili dikili araziler mahvolacak, yerleşim birimleri, evler, arabalar büyük zarar görecek, insanlar geniş çaplı korunma önlemleri almadan dolaşamayacaklardı. Üstelik bu hesaplar sadece 1.200 metre yükseklikteki bulutlar içindir, oysa yeryüzünde 10.000 metre yüksekte de yağmur bulutları dolaşmaktadır. Bu tür bir yükseklikten düşen su damlası, normalde çok tahrip edici bir hıza ulaşabilir.

Ancak böyle olmaz; ne kadar yüksekten düşerlerse düşsünler, yağmur tanelerinin ortalama hızı yere ulaştıklarında sadece 8-10 km/saattir. Bunun sebebi ise, yağmur damlasının aldığı özel biçimdir. Bu biçim, atmosferin sürtünme etkisini arttıran ve belirli bir "limit" hıza ulaştığında daha fazla hızlanmasını engelleyen biçimdir. (Günümüzde paraşütler de bu teknik kullanılarak imal edilmektedir.)

Yağmurun "ölçü"leri bu kadarla da kalmaz. Örneğin, yağmurun yağmaya başladığı atmosfer katmanlarında ısı, sıfırın altında 40°C´ye kadar inebilir. Ancak yağmur asla buz kalıplarına dönüşmez. (Buza dönüşse, kuşkusuz yerdeki canlılar için ölümcül bir tehdit oluştururdu.) Bunun sebebi atmosferdeki suyun saf su niteliğinde olmasıdır; bilindiği gibi saf su çok düşük ısılarda bile kolay kolay donmaz.

Yağmurun Oluşumu

Yağmurun nasıl oluştuğu uzun süre insanlar için tam bilinemeyen bir sırdı. Ancak hava radarlarının keşfedilmesinden sonra, yağmurun hangi evrelerden geçerek oluştuğu kesinlik kazandı.

Buna göre, yağmur üç evreden geçerek oluşur: Önce rüzgar yoluyla yağmurun "hammaddesi" havalanır. Ardından bulutlar meydana gelir ve en son olarak da yağmur damlacıkları ortaya çıkar.

Kuran´da yağmurun oluşumu ile ilgili aktarılanlar ise, tam da bu süreçten söz ederler. Bir ayette bu oluşum ile ilgili şöyle bir bilgi verilir:

"Allah, rüzgarları gönderir, böylece bir bulut kaldırır da onu nasıl dilerse gökte yayıp-dağıtır ve onu parça parça kılar; nihayet onun arasından yağmurun akıp çıktığını görürsün. Sonunda kendi kullarından dilediğine verince, hemen sevince kapılıverirler." (Rum Suresi, 48)

Şimdi ayetin ifade ettiği üç evreyi teknik olarak inceleyelim.

1. EVRE: "Allah rüzgarları gönderir..."

Okyanuslardaki köpüklenme ile oluşan sayısız hava kabarcığı sürekli patlamakta ve su zerreleri sürekli olarak gökyüzüne fırlamaktadır. Tuzca zengin bu zerreler daha sonra rüzgarlarla taşınır ve atmosferde yukarılara doğru yol alırlar. Aerosol adındaki bu küçük parçacıklar "su tuzağı" denilen bir mekanizmayla yine denizlerden yükselen su buharını kendi çevrelerinde minik damlalar halinde toplayarak bulutları oluştururlar.

2. EVRE: "...böylece bir bulut kaldırır da onu nasıl dilerse gökte yayıp-dağıtır ve onu parça parça kılar..."

Tuz kristallerinin ya da havadaki toz zerrelerinin etrafında yoğunlaşan su buharı sayesinde bulutlar oluşur. Bunların içindeki su damlacıkları çok küçük olduklarından (0.01 ile 0.02 mm çapında) havada asılı kalırlar ve göğe yayılırlar. Böylece gök bulutlarla kaplanır.

3. EVRE: "...nihayet onun arasından yağmurun akıp çıktığını görürsün."

Tuz kristallerinin ve toz zerreciklerinin etrafında biraraya gelen su parçacıkları iyice yoğunlaşarak yağmur damlalarını oluştururlar. Böylece havadan daha ağır bir konuma gelen damlalar buluttan ayrılarak yağmur biçiminde yere düşmeye başlarlar.

Yukarıdaki teknik açıklamadan çıkarılabilecek net sonuç şudur:

Yağmurun oluşumundaki her aşama, Kuran ayetlerinde bildirilmektedir. Üstelik bu aşamalar oluşum sırasıyla açıklanmıştır. Dünyadaki birçok doğal olayda olduğu gibi, bunda da Kuran´da en doğru açıklama yapılmış, üstelik bu açıklama bilimin keşfinden asırlar önce insanlara duyurulmuştur.

Ölü Toprağa Verilen Hayat

Kuran´da, yağmurun "ölü bir beldeyi diriltme" işlevine birçok ayette dikkat çekilir. Örneğin bir ayette şöyle denir:

"...Biz gökten tertemiz bir su indirmekteyiz. Onunla ölü bir beldeyi (toprağı) canlandırmak ve yarattığımız hayvanlardan ve insanlardan birçoğunu onunla sulamak için." (Furkan Suresi, 48-49)

Nitekim yağmurun, canlılar için kaçınılmaz bir ihtiyaç olan suyu yeryüzüne bırakmasının yanında bir de gübreleme özelliği vardır.

Denizlerden buharlaşarak bulutlara ulaşan yağmur damlaları, ölü toprağı "canlandıracak" bazı maddeler içerirler. Bu "canlandırıcı" özellikli yağmur damlalarına "yüzey gerilim damlaları" adı verilir. Yüzey gerilim damlaları, biyologların deniz yüzeyinin mikro katman dedikleri üst kısmında oluşurlar; milimetrenin onda birinden daha ince olan bu yüzeysel zarda, mikroskobik alglerin ve zooplanktonların bozulmasından dolayı meydana gelen pek çok organik artık vardır. Bu artıkların bazıları, deniz suyunda çok az bulunan fosfor, magnezyum, potasyum gibi elementleri ve ayrıca bakır, çinko, kobalt, ve kurşun gibi ağır metalleri seçip ayırarak kendi içlerinde toplarlar. Bu "gübre" yüklü parçacıklar rüzgar yoluyla havaya kaldırılır ve bir süre sonra da yağmur damlalarının içinde yere inerler. Yeryüzündeki tohum ve bitkiler, yetişmeleri için gereksinim duydukları çok sayıdaki madensel tuzları ve elementleri işte bu yağmur damlalarında bulurlar. Bu olay Kuran´ın bir başka ayetinde şöyle bildirilir:

"Ve gökten mübarek (bereket yüklü) su indirdik; böylece onunla bahçeler ve biçilecek taneler bitirdik." (Kaf Suresi, 9)

Yağışlarla toprağa inen bu tuzlar, verimi arttırmak için kullanılan gübrelerden bazılarının (kalsiyum, magnezyum, potasyum v.b.) küçük örnekleridir. Bu tür aerosollerde bulunan ağır metaller ise, bitkilerin gelişiminde ve üretiminde verimlilik artırıcı elementleri oluştururlar.

Ormanlar da, yine bu deniz kökenli aerosoller yardımıyla gelişir ve beslenirler. Bu yolla, her yıl kara parçalarının toplam yüzeyi üzerine 150 milyon ton gübre düşmektedir. Bu doğal gübreleme işleyişi olmasaydı, dünya üzerinde çok daha az bitki olacak, hayat dengesi bozulacaktı.

İşin en ilginç yanı ise, ancak modern bilim tarafından ortaya çıkarılan bu gerçeğin, Kuran´da Allah´ın asırlar önceden bildirilmesidir.

BİR İNSANIN DOĞUMU

Kuran´da insanlar imana çağırılırken oldukça farklı konulardan bahsedilir. Kimi zaman gökler, kimi zaman yeryüzü, kimi zaman da hayvanlar ve bitkiler insana delil gösterilir. Yine birçok ayette insanın bizzat kendi yaratılışına dönüp bakması öğütlenir. İnsanın nasıl yeryüzüne geldiği, hangi aşamalardan geçtiği ve temel maddesinin ne olduğu sık sık hatırlatılır:

"Sizleri Biz yarattık, yine de tasdik etmeyecek misiniz? Şimdi (rahimlere) dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz mü? Onu sizler mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratıcı Biz miyiz?" (Vakıa Suresi, 57-59)

İnsanın yaratılışı ve bu yaratılışın mucizevi yönleri daha pek çok ayette vurgulanır. Ancak bu vurgular arasında öyle bilgiler vardır ki, bunlar Kuran´ın indirildiği 7.yüzyılda asla bilinemeyecek detaylardır. İşte bunlardan bazıları şöyledir:

1) İnsan, meni sıvısının tamamından değil, aksine çok küçük bir parçasından (spermadan) yaratılır.

2) Bebeğin cinsiyetini erkeğin kromozomları belirler.

3) İnsan embriyosu ana rahmine adeta bir sülük gibi yapışır.

4) İnsan, ana rahminde üç karanlık bölge içinde gelişir.

Kuran´ın indirildiği yüzyılda da insanlar elbette doğumun temel maddesinin cinsel ilişki sonrasında erkekten gelen sıvı ile ilgili olduğunu biliyorlardı. Çocuğun ortalama dokuz ayda doğduğu da rahatlıkla gözlemlenen, bilmek için araştırma gerektirmeyen bir konu idi. Ancak yukarıda sıraladığımız bilgiler o devrin bilim seviyesinin çok üstündeydi. Bunlar, ancak 20. yüzyıl bilimi tarafından keşfedildi.

Şimdi, keşfedilen bu bilgileri sırasıyla inceleyelim.

1) "Bir damla su"

Spermler yumurtaya varana kadar annenin vücudunda zorlu bir yolculuk geçirirler. Bu yolculukta 250 milyon spermin ancak 1000 kadarı yumurtaya ulaşmayı başarır. Beş dakika sonra sona erecek yarışın sonunda, yarım tuz tanesi büyüklüğündeki yumurta, spermlerden yalnızca birini kabul edecektir. Yani insanın özü, meninin tamamı değil, ondan küçük bir parçadır. Ancak, bilindiği gibi, bunlardan sadece biri yumurtayı döllemeyi başarır. Kuran´da ise bu gerçek şöyle açıklanır:

İnsan, ´kendi başına ve sorumsuz´ bırakılacağını mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi? (Kıyamet Suresi, 36)

Dikkat edilirse Kuran´da, insanın meninin tamamından değil, onun içinden alınan küçük bir parçadan yaratıldığı haber verilmektedir. Bu ifadedeki özel vurgunun modern bilim tarafından keşfedilen bir gerçeği açıklaması ise, ifadenin İlahi kaynaklı bir bilgi olduğunun delilidir.

2) "Karmaşık" sıvı

Meni olarak adlandırılan ve spermleri taşıyan besleyici sıvı, sadece spermlerden oluşmaz. Aksine meni, birbirinden farklı sıvıların karışımından oluşur. Bu sıvıların, spermin gerek duyduğu enerjiyi karşılayacağı şekeri bulundurmak, baz özelliğiyle ana rahminin girişindeki asitleri nötralize etmek, spermin hareket edeceği kaygan ortamı sağlamak gibi görevleri vardır.

Ne ilginçtir ki, Kuran´da meniden söz edilirken, modern bilimin ortaya çıkardığı bu gerçeğe de işaret edilmekte ve "karmakarışık" bir sıvı olarak tarif edilmektedir:

"Şüphesiz biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık." (İnsan Suresi, 2)

Bir başka ayette ise yine meninin karışım olduğuna işaret edilir, insanın ise bu karışımın "özünden" yaratıldığı vurgulanır:

" Ki O, yarattığı herşeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır. Sonra onun soyunu bir özden, basbayağı bir sudan yapmıştır." (Secde Suresi, 7-8)

Burada "öz" diye çevrilen Arapça "sulala" kelimesi, öz ya da bir şeyin en iyi kısmı demektir. Hangi şekilde alınırsa alınsın "bir bütünün bir kısmı" anlamına gelir. Ve bu durum, Kuran´ın, insanın yaratılışını en ince detayına kadar bilen bir İrade´nin sözü olduğunu göstermektedir. Çünkü o İrade, zaten insanı yaratan Allah´tır.

Ey insan, "üstün kerem sahibi" olan Rabbine karşı seni aldatıp yanıltan nedir? Ki O seni yarattı, sana bir düzen içinde biçim verdi ve seni bir itidal üzere kıldı. Dilediği bir surette seni tertip etti. (İnfitar Suresi, 6-8)

3) Cinsiyetin Belirlenmesi...

Daha yakın zamana kadar bebeğin cinsiyetini erkek ve kadın hücrelerinin beraber belirlediği sanılıyordu. Oysa genetik ve mikrobiyoloji bilimlerinin gelişmesiyle birlikte, kadının bu belirlemede hiçbir rolü olmadığı anlaşıldı.


Yorumlar alınıyor...
Arşiv
Anasayfa Birgo Nedir? Nasıl Birgo'larım? Kullanıcı Sözleşmesi Blog Yardım Bize Ulaşın