Birgo

NIS
13
KASTAMONU TAŞKÖPRÜ KASTAMONU TAŞKÖPRÜ……..


Taşköprü Batı Karadeniz bölgesinde Kastamonu İline bağlı bir ilçedir. Yüzölçümü 1752 km2' dir. İlçe merkezinin nüfusu 16.181, köy nüfusu 27.619 kişi olup toplam 43.800 nüfusa sahiptir.
İlçeye adını veren taş köprü, Gökırmak üzerinde ve ilçe girişinde bulunmaktadır. 68,5 mt. uzunluğunda ve yedi gözlü tarihi köprünün bu gün altı gözü açık olup, 1366 yılında Yağmur Bey'in oğlu Ali Bey tarafından Kastamonu Emiri Adil Bey'in oğlu Celalettin Bayezıt (Kötürüm Bayezıt) adına yaptırılmıştır

TARİHİ AÇIDAN TAŞKÖPRÜ
Atatürk'ün Taşköprü'yü ziyaretleri (29 Ağustos 1925)

Taşköprü, insanlık tarihi boyunca değişik uygarlıkların kurulup yok olduğu bir yöre olmuştur. Sırasıyla, Gasgallar, Etiler, Dorlar, Paflagonyalılar, Kimerler, Lidyalılar, İranlılar, Kapadokyalılar, Helenler, Pontuslar, Bitinyalılar, Romalılar (Bizanslılar), Danişmendliler, Çobanoğulları ve Osmanlılar bu yörede hüküm sürmüşlerdir.
Romalılar Paflagonyayı zaptettikten sonra komutan Pompe'nin ismine izafeten burasına Pompeiopolis demişler ve Paflagonya eyaletinin merkezi yapmışlardır. Taşköprü Romalılar zamanında (M.S.1,2,3)' üncü yüzyıllarda çok haşmetli bir şehirdi. Zımbıllı Tepesi Akrapol olarak kullanılıyordu. Eyalet valisinin sarayı, mabet ve ileri gelenlerin evleri burada idi.
Taşköprü, 1211 yılında Selçuklu Emiri Hüsamettin Çoban tarafından fethedilmiş, Osmanlılar zamanında kadılık olarak idare edilmiş, 1868 yılında yılında İlçe olmuştur.

TURİZM
Taşköprü İlçesi doğal güzellikler ve tarihi eserler bakımından çok zengin bir ilçedir. Bu turistik yerleri ve tarihi eserleri şöyle sıralayabiliriz.

1-MESİRE YERLERİ
Seymenli mesire yeri : İlçeye 22 Km. uzaklıkta, Taşköprü-Çiftlik Köyü yolu üzerinde, ormanla kaplı, soğuk suyu, eğlence ve yemek yeme yerleri bulunan bir dinlenme yeridir.

Kabalar, Küçüksu ve Sakız Göletleri : Sulama amaçlı yapılan bu göletler, çevrelerindeki orman ve yeşilliklerle mesire yerleri olarak kullanılmaktadır. İlçemiz halkı tarafından yaz mevsiminde bu göletlerde bulunan sazan, aynalı sazan ve yayın balıkları avlanmaktadır.


2-ESKİ YERLEŞİM YERLERİ
Antik Pompeiopolis kenti : Paflagonya eyaletinin merkezi olan antik Pompeiopolis kenti İlçe merkezinin hemen kuzeyinde Zımbıllı Tepesi adı verilen bölgede bulunmaktadır. Eyalet Valisinin sarayının, mabetlerin burada olduğu ve kentin ileri gelenlerinin burada yaşadığı bilinmektedir. Bu antik kentin toprak altından çıkarılması için çok büyük çapta kazıların düzenlenmesi gerekmektedir. Bu gerçekleştiği takdirde ikinci bir Efes antik kenti ortaya çıkarılacak ve Taşköprü büyük bir turizm potansiyeline kavuşacaktır. Yörede gerçekleştirilen sınırlı sayıdaki kazı çalışmalarında çıkarılan eserler Kastamonu Müzesinde sergilenmektedir.

3-TARİHİ TÜMÜLÜSLER
Taşköprü'nün 13 değişik yerinde 70 civarında tümülüs tespit edilmiştir. Bu tümülüsler içlerinde eski çağlara ait tarihi kalıntılar barındırmakta ve kazı çalışmaları ile gün ışığına çıkarılmayı beklemektedir.

4-KAYA MEZARLARI
Kalekapı Kaya Mezarı : Taşköprü'ye 17 Km. mesafede, Donalar köyünde bulunan müstakil ve yüksek bir kaya üzerine oyulmuştur. Alınlığında kartal, arslan, boğa ve öküz kabartmaları bulunmaktadır. M.Ö. 7. Yy'da paflagonyalılar tarafından yapıldığı zannedilmektedir.
Urgancı Kaya Mezarı : Urgancı Köyü'nün yukarısındadır. Geriden bakıldığı zaman giriş yerinde vaktiyle iki sütun bulunduğu anlaşılmaktadır.
Aygır Kalesi Kaya Mezarı : Ağcıkişi Mahallesinin batı kısmında Aygır Kayası denilen kayalara oyulmuştur. M.Ö. 6 yy'da yapıldığı sanılmaktadır.
Direkli Kaya Mezarı : Alasökü köyü'nün Eşek Deresi mevkiinde eni ve yüksekliği 8 Mt. olan bir kayaya oyulmuştur. Önünde tek sütunlu bir giriş yeri vardır. M.S. 1.Yy'da yapıldığı sanılmaktadır.
Bademci Kaya Mezarı : Bademci Köyü'nün üst tarafında uzanan kayalara yerden 30 Mt. yükseklikte oyulmuştur.
Pompeiopolis Nekrepolü : Romalılar çağında, Taşköprü'nün Paflagonya eyalet merkezi zamanına ait kaya mezarları, köydere mevkiinde olan Hobu Kayası ve diğer kayalarda toplanmış bulunmaktadır.
Hobu Kayası Mezarı : Bu mezar Taşköprü'nün Kuzey doğusunda, Çaycevher Köyündedir.

5-TARİHİ KALELER VE TÜNELLER
Kızlar Kalesi : Taşköprü'nün doğusunda tabii bir kayanın üzerindedir. Sur ve burçları moloz taşı,tuğla ve harçla yapılmıştır. Romalılar zamanında yapıldığı sanılmaktadır.
Mazhar Oluğu Kalesi : Alisaray Köyü yakınında tabii bir tepe üzerine yapılmıştır. Şu an yıkılmış bir vaziyettedir. Güneyinde yerin altına doğru bir yol olduğu söylenmekte ise de; yol bu gün kapanmış durumdadır.
Donalar Köyü Kaya Tüneli : Donalar Köyündeki Kale Kapı Kayalarına oyulmuştur. Bu kayanın tam tepesinde bulunan tünelin girişi at nalı şeklindedir. Tünelin eni 2,2 Mt., boyu 2 Mt. dir. 50 derecelik bir eğimle kayanın içine doğru gitmektedir. İkinci tünel bu kayanın doğusunda olup içi dolmuştur. Üçüncü tünelde bu büyük kayanın karşısındaki kayalara oyulmuştur.
Kılıç Kaya Tüneli : Kornapa Köyü'nün kuzeyinde bulunan dağın üzerindedir. Ağız tarafı at nalı şeklindedir. Tünel, 45 derecelik meyille kıvrımlar yaparak yerin altına doğru gitmekt

6-TARİHİ CAMİ VE TÜRBELER
Şeyh Hüsamettin Camii : Cami, Taşköprü”nün Tekke Mahallesinde olup, moloz taşından harçla yapılmıştır. Çobanoğulları zamanında yapıldığı düşünülmekteder. Her yıl Mayıs ayı içersinde düzenlenen Evliyalar haftası kutlamaları çerçevesinde ilçemiz ve dışardan gelen topluluklar tarafından ziyaret edilmektedir.
Taş Camii : Cami Taşköprü merkezindedir. Moloz taşından harçla yapılmıştır. Camiyi Kara Mustafa Paşa'nın yaptırdığı rivayet olunmaktadır. 1854 yılında tamir ettirilmiştir

Abdal Hasan Türbesi : Abdalhasan Köyünde bulunmaktadır. Bina moloz taşından harçla yapılmış, bulunmamaktadır. Bu zatın kim olduğu ve ne zaman yattığı hakkında açık bir bilgi yoktur. Ancak buranın Sultan Bayezıt nışanlı zaviye olduğu kaydı tarihi belgelerde bulunmaktadır.Her yıl Mayıs ayı Evliyalar Haftası kutlamalarında ziyaret edilmektedir.aralarına tuğla kuşaklar konulmuştur. Türbenin hiçbir yerinde Abdal Hasan hakkında bilgi bulunmamaktadır. Bu zatın kim olduğu ve ne zaman yattığı hakkında açık bir bilgi yoktur. Ancak buranın Sultan Bayezıt nışanlı zaviye olduğu kaydı tarihi belgelerde bulunmaktadır.Her yıl Mayıs ayı Evliyalar Haftası kutlamalarında ziyaret edilmektedir.

ATATÜRK ŞAPKA VE KIYAFET İNKILABI İÇİN KASTAMONUDA : Çanakkale Savaşlarından başlayarak Milli Mücadele yıllarında artarak devam eden Kastamonu insanının göstermiş olduğu yararlılıklar nedeniyle, Mustafa Kemal Atatürk 1925 yılı 23 Ağustos günü Kastamonu İnebolu ilçesinden başlatmış olduğu "Şapka ve Kıyafet İnkılâbı" ile onurlandırmıştır. Mustafa Kemal Atatürk'ün bu inkılâbı gerçekleştirmek için seçtiği yer; milletini seven geleneklerine bağlı ve uygar Kastamonu halkının arası olması tesadüfi değildir.
Türkiye'de bir ilk ve tek olarak T.B.M.M. tarafından 9 Nisan 1924 tarihinde İnebolu ilçemiz Mavnacılar Loncasına verilmiş olan Beyaz Şeritli İstiklâl Madalyası ve Vesikası'da Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ilimize vermiş olduğu yüksek onurlardan bir diğeridir.
Milli Mücadelede hiç işgal görmediği halde verdiği şehit sayısı ile en fazla şehit verenler sıralamasında üçüncü il olan Kastamonu'nun Milli Kurtuluşa vermiş olduğu destek her anlamda büyüktür.





İlimizin Tarihi
Kentin adının, Bizans hanedanlarından Komnenoslar tarafından burada yaptırılan bir kaleden geldiği ileri sürülmektedir. Latince Komnenos Kalesi anlamında Kastra Komneni olarak adladırılan yerleşme, Bizans dönemi sonlarında Kastamonia ve Kastamon, Candaroğulları döneminde de Kastamoniya adıyla anılmış, bu ad daha sonra Kastamonu'ya dönüşmüştür.
Yapılan kazılarda Kastamonu yöresinde günümüzden 100 bin yıl öncesinde kullanıldığı anlaşılan araçlara rastlanmıştır. Eski bir yerleşim alanı olduğu bilinen Kastamonu yöresi, MÖ 18. yüzyılda Kaşkalar'ın yurduydu. Savaşçı bir halk olan Kaşkalar, uzun süre Hititler için önemli bir tehlike oluşturdu. Sık sık hititlere saldıran Kaşkalar, MÖ 13. yüzyılda kendilerini sindirmek isteyen Hitit Kralı IV. Tuthalya'ya boyun eğmeyerek onunla savaştı. Daha sonra Frigler'in eline geçen yöre, MÖ 7. yüzyılda Kimmerler'in ardından Lidyalılar'ın egemenliğine girdi. 6. yüzyılda Pers Topraklarına katıldı. MÖ 3. yüzyılda Anadolu'da Pers egemenliğinin zayıflaması üzerine Ilgaz Dağı yaylalarında Pontos Krallığı kuruldu. Önce Karadeniz Bölgesi'ndeki yöreleri, daha sonra da Anadolu'nun bazı kesimlerini egemenliği altına alan Pontos Krallığı, MÖ 1. yüzyılda Romalılar tarafından yıkıldı. Romalıların bu yörede kurduğu eyaletin merkezi Paflagonya'daki Pompeipolis'ti (bugünkü Taşköprü). 11. yüzyıl sonlarında Selçuklular'ın, Danişmendliler'in daha sonra da Haçlı Seferleri sırasında Bizanslıların yönetimine giren bu yörede, 13. yüzyılda Çobanoğulları Beyliği kuruldu. 14. yüzyıl başlarında Candaroğulları, Çobanoğulları Beyliği'ne son vererek tüm yöreyi ele geçirdiler ve kendi adlarıyla anılan beyliği kurdular. 1392'de Yıldırım Bayezid tarafından Osmanlı Devleti'ne katılan bu topraklar Ankara Savaşı'ndan sonra Timur tarafından yeniden Candaroğulları'na verildi. Kastamonu yöresi 1461'de Fatih Sultan Mehmed tarafından kesin olarak Osmanlı topraklarına katıldı. Celali Ayaklanmaları'ndan etkilenen yöre, 19. yüzyılın ortalarından sonra Kastamonu vilayetinin sınırları içindeydi.
Kurtuluş Savaşı tarihinde yöre halkının katkı ve çabalarının özel bir yeri vardır. İzmir'in ve daha sonra da İstanbul'un işgal edilmesi üzerine Kastamonu, İnebolu ve yöredeki bazı yerleşmelerde protesto mitingleri düzenlendi. Rumların Pontos Devleti'ni kurma çalışmalarına karşı İnebolu'daki gençler örgütlendi ve Kastamonu'da Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ile Müdafaa-i Hukuk Hanımlar Cemiyeti kuruldu. Bu sırada Kurtuluş Savaşı'na katılmak için Ankara'ya gitmek isteyenlerin bir bölümü teknelerle İnebolu İskelesine geliyordu. İstanbul ve SSCB'den gelen savaş gereçlerinin Anadolu'ya giriş kapısıda İnebolu iskelesiydi. Bunu farkeden Yunanlılar Karadeniz'deki donanmalarıyla iskeleyi denetlemeye başladı. Bundan sonuç alamayan Yunan savaş gemileri 9 Haziran 1921'de İnebolu'yu bombaladı. Ama Yunanlılar Kurtuluş Savaşının gereksinimi olan insan ve cephanenin Anadolu'ya giriş yeri olan bu iskeledeki etkinliği önleyemediler.
KÜLTÜREL YAPI
Kastamonu kenti beylikler döneminde gelişerek önemli bir kültür merkezi oldu. Önce Çobanoğulları'nın ardından Candaroğulları'nın merkezi olan kentte camiler, medreseler, şifahaneler, hamamlar yaptırıldı. O dönemlerden kalan Atabey Camisi, Yılanlı Şifahane olarak anılan Pervaneoğlu Ali Şifahanesi ve İsmail Bey Külliyesi anılmaya değer yapıtlardan üçüdür. Kastamonu kenti Osmanlılar döneminde de kültür merkezi olma özelliğini korumuştur. Bu kentte sancak beyliği yapan Cem Sultan çarşıya bir bedesten yaptırmış, daha sonra Mimar Sinan'ın yaptığı Ferhad Paşa Camisi, Sinan Bey Camisi ve Yakup Ağa Külliyesi Kastamonu'nun anıtsal yapılar dizisine katılmıştır.
İlin orta kesiminde yer alan kentin tarihsel çekirdeği, ünlü Kastamonu Kalesi'nin sur içi ile yamaçlarındandır. Bu eski yerleşme alanı, Karaçomak Deresi'nin batı kesimindedir. 14. yüzyılda sur dışına taşmaya başlayan yerleşme, Osmanlı döneminin ilk evresinde ordunun bazı gereksinmelerini karşılamak amacıyla yapılan üretim etkinlikleri nedeniyle canlanarak büyüdü ve derenin doğu kesimine doğru geliti. Daha sonra kale yamacındaki konutları terk edenler kentin düzlükteki yeni yerleşme alanlarına taşındı.
Giderek güneye ve kuzeye doğru gelişen kentin genellikle batı yakasında ticarethaneler , doğu yakasında da yönetsel ve resmi yapılar yer alır. Eski kentte yer alan ve yörenin tipik mimari özelliklerini taşıyan bahçe içindeki eski evlerin korumaya alınması düşünülmektedir.
TOPLUM ve KÜLTÜR
Kastamonu ilinin başlıca el sanatları dokumacılık, yazmacılık, urgancılık, ve dericiliktir. Günümüzde özgünlüğünü yitiren ünlü Kastamonu yazmaları daha çok kuş, horoz, geyik ve at motiflidir. İldeki başlıca eğitim ve kültür kurumları Ankara Üniversitesi'ne bağlı Kastamonu Meslek Yüksekokulu ile Kastamonu Eğitim Yüksekokulu'dur.
Türkiye'nin çağdaşlaşma sürecinde Kastamonu'nun ayrı bir yeri vardır.
Milli Mücadele sırasında lojistik destek açısından en güvenilir bölge olan Kastamonu İnebolu Limanından Ankara'ya malzeme, cephane ve asker sevkiyatında büyük yararlılıklar göstermiştir. Yöre halkı yaz-kış demeden bölgenin güç ulaşım koşullarına rağmen topyekun bu mücadeleye destek vermiş; Şehit Şerife Bacı, Halime Çavuş bu olağanüstü fedakarlığın ve cesaretin sembol isimleri olmuştur.İnebolu'da Kayıkçılar Loncası İstiklal Madalyası ile ödüllendirilmişlerdir.
Cumhuriyetin ilanından sonra ülkenin çeşitli yörelerine yaptığı gezilerden birinde Kastamonu ve İnebolu'ya gelen Mustafa Kemal 24 Ağustos 1925'te Kastamonu halkının karşısına Panama şapkasıyla çıktı. Böylece kıyafetteki çağdaşlaşmanın ilk adımı Kastamonu'da atılmış oldu.

Kastamonu Evliyalar Şehri olarak da ünlenmiştir. Başta, Mutasavvıf Şeyh Saban'ı Veli olmak üzere bir çok ermişten kalan eserler ve hatıralar Kastamonu'yu Din turizminin ilgi odaklarından biri haline getirmiştir. Bu eserlerin içinde en önemlileri Şeyh Şaban'ı Veli külliyesi, Benli Sultan Külliyesi ve Aşıklı Sultan Türbesidir.

Kastamonu Geleneksel Türk Evi yakın dönem Osmanlı mimarisinin örneklerinin yoğun olarak bulunduğu ender illerdendir. Kentsel sit kapsamına alınmış olan Kastamonu, Taşköprü, Küre, İnebolu, Cide ve Abana'nın eski mahalleleri ve yapıları ziyaretçilerde nostalji ve hayranlık uyandırmaktadır. özellikle Mimar Vedat Tek tarafından yapılmış Vilayet Konağı, Mimar Kemalettin Bey tarafından yapılmış Kastamonu Arkeoloji Müzesi gibi resmi binalar; pederşahi aile yapısına göre inşa edilmiş Liva Paşa Konağı, Hilmi Bey Konağı, Daday Köpekçioğlu Konağı gibi eşraf evleri, aşı boyalı İnebolu evleri bunların en güzel örneklerindendir.

Doğal değerler açısından da zengin olan Kastamonu ilinde birçok koruma alanı ayrılmıştır. Bunların başlıcası 1976'da Ilgaz Dağı'nın 1.088 hektarlık bir bölümünde kurulan Ilgaz Dağı Milli Parkı'dır.
Dokuma
Candaroğulları Beyliği'ne başkentlik eden Kastamonu 500 yıla yakın egemenliği altında bulunduğu Osmanlı İmparatorluğu döneminde de Kuzey Anadolu'nun önemli bir yönetim, Kültür ve ticaret merkezi olmuştur. Osmanlı döneminde özellikle dokumacılıkta ihtisaslaşan Kastamonu, Cumhurriyet döneminde de bu işlevini devam ettirmiştir. 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde çevre illerin olduğu kadar ordunun da dokuma ihtiyacının büyük bir bölümü bu yöreden karşılanmıştır. 1942 yılında ülke genelinde 142.000 dokuma tezgahının 19.377'si Kastamonu'dadır.
İLÇELERİMİZ

Abana, Ağlı, Araç, Azdavay, Bozkurt, Cide, Çatalzeytin, Daday, Devrekani, Doğanyurt, Hanönü, İhsangazi, İnebolu, Küre, Pınarbaşı, Seydiler, Şenpazar, Taşköprü, Tosya
DOĞA HARİKASI KASTAMONU

Küçücük köyler, balıkçı tekneleriyle dolu limanlar, sıcakkanlı Karadeniz insanları, uçsuz bucaksız ormanlarla iç içe geçmiş masmavi dalgalar...
Renkleri ve huzuru özlediyseniz sahil yoluna sapın. Yıllardır Karadeniz'in yemyeşil tepelerini ve masmavi kıyılarını dinlemiş, huzur dolu bir yer düşlediğimizde aklımıza bu hayali kıyıları getirmiş; yolumuz Karadeniz'e düştüğünde ise daha çok kıyıya paralel olan yolu değil, daha güneyden, dağların da güneyinden geçen yolu tercih etmişizdir. Daha merkezi, mola yeri daha çok ve yolların daha kolay olduğu bu güzergâh, bize her zaman daha çekici gelmiştir. Oysa Karadeniz'in hemen kıyısında devam eden, az bilinen köylere ve limanlara uğrayan, bol virajlı ama zevkli bir ikinci rota; sürpriz molaları ve o hep hayalimizdeki Karadeniz manzarası ile keyifli bir yolculuğun sürprizler içeren kilometreleri olarak bizleri beklemektedir. Sabahın ilk ışıklarıyla Amasra'ya girdiğimizde Amasra-İnebolu arasında geçireceğimiz haftanın heyecanı, yol yorgunluğuna karşın gülümsememizi sağlamıştı. Safranbolu'dan sonra her kilometrede artan yeşil ve bir an önce Karadeniz'in mavisine ulaşmanın heyecanı bizi keyiflendiriyordu.
Fatih'in 550 sene önce Bakacak Tepesi'nde durup "Lala, Çeşm-i Cihan bura mı ola?" dediği yerde oturup Amasra'yı ve Karadeniz'i seyrederken bir yandan da bizi nelerin beklediğini merak ediyorduk. Bu ayki rotamızın başlangıcı olan Amasra'ya vardığımızda önümüzdeki 170 km'lik yolda neler yapabileceğimizi son defa kontrol ettikten sonra, bir tarafı deniz, diğer tarafı orman olan yolumuza koyuluyoruz. 15 km sonra karşımıza çıkan Çakraz tabelasını görünce hemen sahile doğru uzanan yola giriyoruz. Çakraz'da bizi ilk karşılayan çınar ağaçlarının gölgesinde oturan dingin yüzler... Daracık bir sokağın içerisinde ilerledikten sonra karşımıza 2 km'lik şirin bir kumsal çıkıyor. Sahilin hemen arka tarafında bulunan motel ve pansiyonlar, bölgenin ziyaretçi akınına uğradığının en önemli işareti. Kumsalın hemen doğusundan denize dökülen çay, üzerindeki küçük ahşap köprü, bisiklete binen çocuklar, kumsalda güneşlenen ve denize giren insanlar, tentelerin altında dinlenen yaşlılarla buranın hareketliliği hemen göze çarpıyor. Konaklama için birçok pansiyonun bulunduğu Çakraz'da özellikle Koçer Otel ve Huzur Motel sevimli görünüşleri ve canayakın evsahipleriyle dikkat çekiyor. Özellikle ailelerin dinlenmek için geldikleri Çakraz, denizi ve yemyeşil doğasıyla birçok insanı misafir ediyor. Çakraz'dan çıkıp 22 km ilerledikten sonra bir başka sahil köyü olan Tekkeönü'yle karşılaşıyoruz. Sahilde küçük bir liman ve tekne yapım atölyeleri gözümüze ilk çarpanlar. Buradaki tekne ustalarından, Tekkeönü'ne ilişkin, ilginç hikâyeler dinlemek mümkün. En çok ilgimizi çeken hikâyeler, Kraliçe I. Elizabeth döneminin ünlü İngiliz gemicisi Francis Drake'in efsane gemisi Golden Hind'in bir benzerinin Tekkeönü'nde yapılarak "Amerika 500. Anı Tazeleme Yarışları"na ülkemiz adına katılmasıyla ilgili. Tekkeönü'nde Kromna Medeniyeti'nin izlerini de bulmanız mümkün. Kale, kalenin içindeki mahzen, mahzenden denize ulaşan dehliz ve kuyular, tarihi değerler olarak ilgi çekmekte. Tekkeönü'nden ayrıldıktan 8 km sonra Kurucaşile'deyiz. Burada, tekne yapım atölyeleri, yol boyunca dizilmiş. Osmanlı'dan günümüze, babadan oğula öğretilerek ulaşan ahşap yat ve tekne imalatı; yoğun olarak Tekkeönü, Kuracaşile merkezi ve Kapısuyu'nda yapılmakta. Ahşap tekne imalatı; büyük ölçüde ustalığa, mimari bir yeteneğe ve el emeğine dayalı. Mesleğe, önce kayıkların arasında aşinalık kazanılıyor. Denizle barışık, denizden ekmeğini çıkaran insanların arasında büyüyen çocuklar; daha küçük yaşta keser tutmayı, testere kullanmayı öğreniyor.
Teknelerde değişik ağaç çeşitleri kullanılıyor. Özellikle ana gövde, omurga, kaburga ve dış kaplamada kestane ağacından yararlanılıyor. Kestane ağacı Giresun'dan geliyor. Güverte üstü için neme ve güneşe açık "tik" ağacı uygun. Bütün dünyada güverte yapımında tercih edilen bu ağaç, güvertede çıplak ayakla ayakta durabilmeyi sağlıyor. Yapımına başlanan 20 metrelik bir yelkenli 1-1.5 yılda tamamlanıyor. Böyle bir teknenin yapımında da yaklaşık 20 kişi çalışıyor. Kurucaşile çıkışından yaklaşık 3 km sonra Kapısu köyüne varıyoruz. Burası genelde Kurucaşilelilerin denize girmek için akın ettikleri bir plaj. Kumsalın hemen arkasında bulunan, ahşaptan yapılmış mütevazı balık restoranlarında yemek, gerçekten keyifli. Misafir umduğunu değil bulduğunu yer mantığıyla işleyen bu yerlerde şansınıza denizden o gün ne çıkmışsa onu yiyebiliyorsunuz. Kapısuyu'na geldiğimizde karşılaştığımız iki amcayla sohbete başlıyoruz. Sohbet ilerledikçe, biz de burası hakkında daha geniş bilgi ediniyoruz. Köyün iki mahalleden oluştuğunu, kışın 200-250 kişi olan nüfusun yazın 2000 kişiye kadar çıktığını söylüyorlar. Köyden birçok kimse, zamanında gurbetçi olarak yurtdışına çıkmış olsa da her yaz köylerine gelmeyi ihmal etmiyorlar. Burada kalan yaşlıların birçoğunun İstanbul'da da evi var. Senenin 6-7 ayını köylerinde geçiren bu insanlar, geri kalan zamanlarda İstanbul'a geliyorlar. Kapısuyu köyüne geldikten sonra İstanbul'a dönmenin zor olduğunu; ama kışın uzun gecelerde biraz canlarının sıkıldığını söylemeden geçemiyorlar. Ne de olsa İstanbul'un havasını solumuşlar... Denize paralel olarak ilerleyen yolda, koyları ve yeşillikler arasında kurulmuş köyleri seyrediyoruz.
Cide'ye 12 km kala, doğal bir liman olan Gideros Koyu'yla tanışıyoruz. Yapılaşmanın yasak olduğu bu köyde koy, aşınma nedeniyle zamanla kendiliğinden küçük bir barınak haline gelmiş. Köylülerin işlettiği balık lokantasında yemeğimizi yerken koyun adının nereden geldiğini öğreniyoruz. Zamanında burayı ziyarete gelen Romalı denizcilere, köyün ihtiyarları fırtına çıkarsa burada kalamayacaklarını söylüyorlar. Bunun üzerine Romalılar da "Kalmazsak gideros" diyor. Köylülerin çok hoşuna giden "gideros" sözü zamanla koyun ismi haline geliyor. Bizler, Romalılarla nasıl anlaştıklarını sormuyoruz; ama Gideros'un tarihteki adının Kytoros olduğu rivayet ediliyor. Gideros'u tatlı bir tebessümle terk ettikten yaklaşık 13 km sonra Cide'nin upuzun kumsalları uzanıyor önümüzde. Hemen kumsalın kenarına kurulmuş şirin bir kasaba olan Cide'nin artık yavaş yavaş kasaba kimliğinden sıyrılmaya başladığını fark ediyoruz. Gerçekten de son zamanlarda özellikle Ankara civarından gelen yerli turist sayısındaki artış, Cide'nin gelişmesinde önemli bir rol oynamış.
M.Ö. 5000'lerde Sümerler ve Hititler ile başlayan antik uygarlıklar, Aicelos'lar ve Kiteros'larla Cide'de devam etmiş. Türk edebiyatının unutulmaz ustası Rıfat Ilgaz'ın burada doğup büyüdüğünü de hatırlıyoruz. Şehir merkezine doğru giden yol üzerinde bulunan evi şimdilerde harap durumda; ama Cide Atatürkçü Düşünce Derneği tarafından sahip çıkılan bu evin, yakın zamanda restore edileceğini öğrendiğimizde seviniyoruz. Gerçekten de Cide denize girmek ve konaklamak için civardaki en uygun yerlerden biri. Aydos ve Şaraltı koyları da bu yörede denize girilebilecek güzel yerlerden. Yolumuza devam etmek istiyorsak Cide'den ayrılmadan önce benzin almamız gerek. Çünkü en son benzin istasyonu Cide'de. İnebolu'ya kadar benzin alabileceğimiz hiçbir yer çıkmayacak karşımıza. ide'den çıktıktan sonra yavaş yavaş bozulmaya ve daralmaya başlayan yolun çok fazla kullanılmadığını anlıyoruz. 120 km boyunca arada bir geçen posta arabaları ve turist karavanlarından başka hiçbir araçla karşılaşmıyoruz. Yol boyunca doğru dürüst mola yerlerine, restoran ya da otellere rastlayamıyoruz ama manzara, çok etkileyici. Bazen dağların tepesinde yeşile sırtını dayamış, bazen de deniz kenarında maviye kapısını açmış evleri ve içinde yaşayan insanları meraklı gözlerle izliyoruz. Yaklaşık 65 km sonra, sol tarafımızda Kerempe Burnu'nu ve feneri görüyoruz. Hemen arabamızı yolun kenarına bırakarak fenere doğru yürüyoruz. Burası Amasra'dan Sinop'a kadar uzanan yolda karşımıza çıkan tek burun.
Fenerin hemen yanında birkaç tane ev bulunuyor. Kapılarını çalsak da kimseyi bulamıyoruz. Fenerin altına geldiğimizde denizden eserek yüzümüzü yalayan rüzgâr ve manzara burada küçük bir mola vermeye zorluyor bizi. Devamlı esen rüzgâr ve fenerin altındaki kayalıklara vuran dalgalar herşeyi unutturuyor. Kerempe Burnu'ndan ayrıldıktan sonra varacağınız Doğanyurt köyü İnebolu'dan önce gezebileceğiniz son durak. Yol boyunca herhangi bir dinlenme tesisi bulunmadığından, bu köylerden birini dinlenme tesisi olarak kabul edebilirsiniz. Tabii çok fazla şey beklememek kaydıyla. İşte Doğanyurt sakinliğiyle son mola için en uygun yer. Rotamızın son durağı olan İnebolu'ya girdiğimizde Kurtuluş Savaşı'nın tek ikmal aracı olan bir kağnı ve bir İnebolu kayığı ile karşılaşıyoruz. Hemen kayığın üzerinde "İnebolu kayıkla, kağnının mucizeler yarattığı beldedir" yazısı, İneboluluların bu haklı gururu hâlâ taşıdıklarının kanıtı. Kurtuluş Savaşı sırasında silah, cephane ve mühimmat Anadolu'ya İnebolu üzerinden ulaştırılmış.
İnebolu kayıkçıları, gayret ve başarıları nedeniyle, 9 Nisan 1924 tarihinde TBMM kararıyla "Beyaz Şeritli İstiklal Madalyası" ile ödüllendirilmiş. İnebolu Limanı'na İstanbul, İzmir ve Antalya'dan gelen yük gemileri uğruyor. Limandan yük gemilerinin yanı sıra Karadeniz'de avlanan balıkçı filoları ile yöre balıkçıları önemli ölçüde yararlanıyor. Buradan İnebolu'ya doğru baktığınızda ilk yerleşimlerin daha üst taraflarda olduğunu yükseklerde yer alan eski evlerden anlıyorsunuz. Kendine has bir mimarisi olan bu evler genellikle 2-3 katlı, cumbalı, yüksek tavanlı, geniş pencereli ve aşı boyalı. Yukarıya doğru çıkarken tek tük kalmış, eski Rum evlerine rastlıyoruz.
Bu asırlık evlerin 350 tanesi Kültür Bakanlığı tarafından koruma altına alınmış durumda. İnebolu, doğal şartları göz önüne alındığında, deniz ve yayla turizminde iddialı bir yer haline gelebilir; ama bunun için gereken turistik altyapı hâlâ sağlanmış değil. Güney sahillerine akın başlamadan önce, özellikle Ankaralıların tatil için tercih ettikleri İnebolu, zamanla önemini yitirip bakımsızlaşmış. Son yıllarda bunun farkına varan yöre halkı çevreye özen göstermeye başlamış. Konaklamak için en uygun yer, şehrin hemen dışında bulunan belediyeye ait motel. Birkaç eksiği bulunmasına rağmen, temiz ve düzenli bir işletmeye sahip olması nedeniyle buraya tatil için gelen ailelerin genelde tercih ettikleri yer burası. İnebolu, kendine özgü evleri, denizle kucak kucağa yaylaları ve denizden ekmeğini çıkartan insanların mütevazı misafirperverliği ile mutlaka görülmeli. Karadeniz'in kucağına yaptığımız bu farklı yolculuk bizi sadece dinlendirmekle kalmıyor, kaçırdıklarımızı da hatırlatıyor. Kısacası; yoldan çıkmanın farkını bir kez daha yaşatıyor.
ULAŞIM
Kastamonu karayoluyla İstanbul'a 500 km, en yakın havaalanlarının bulunduğu Ankara'ya 240 km, Samsun'a 300 km uzaklıktadır.

Yorumlar alınıyor...
Arşiv
Anasayfa Birgo Nedir? Nasıl Birgo'larım? Kullanıcı Sözleşmesi Blog Yardım Bize Ulaşın