Birgo

EKM
11
KÜRŞAD VE 40 YİĞİT TÜRK   KÜRŞAD VE 40 YİĞİT TÜRK

                  ”Kahramanlık ne yalnız bir yükseliş demektir
                  Ne de yıldızlar gibi parlayıp sönmemektir
                  Ölmezliği düşünmek boşuna bir emektir.
                  Kahramanlık; saldırıp bir daha dönmemektir.” 

  fikrine bürünerek yola çıkan kırkbir yiğid Türk…


                        “Bir kahramanlık, kendini bekleyen tehlikelerin büyüklüğü ve çokluğu nispetinde kıymet kazanır. Kurtuluş ihtimallerinin sıfır veya sıfıra çok yakın olduğunu bilerek, millet yolunda, kutsal bir dava uğrunda, mücadeleden yılmayanlar, insanlığın üstüne yükselirler ve adeta ilahlaşırlar.
                        Fani bir hayatın esiri olarak günün birinde sönmeğe mahkum bulunan insanoğlu, yeryüzüne daima ebedileşmek imkânlarıyla birlikte doğar. Maddi sevkıtabiîlerden ruhunu biraz kurtarabilmiş olanlar, her zaman tarihte yer almak ve gönüllerde taht kurmak ihtimallerine sahiptirler. Cemiyete hizmet ve tabiata hükmetmek ihtirasları, insanları şahikalara doğru yükselten, en emin yollardır. Böyle çetin fakat asil bir yolu seçmiş olan kahramanlar, yaşadıkları devirler içinde bir meşale gibi parlar ve milletlerine ışık ve ruh verirler. Üzerinden ne kadar zaman geçmiş olursa olsun, insanlığın üstüne yükselen böyle varlıklar, tazeliklerini ve hayatiyetlerini daima muhafaza ederler. Tarih sayfaları karıştırılarak, mazinin derinliğine doğru bakıldığı zaman, bunlar önümüzde abide gibi yükselirler ve millete ışık saçarak yol gösterirler.
                       Tarihimizden değil, uzak Türk tarihinden, büyük bir kahramanlık olayı. Bu olay geçmişin unutma örtüşü altında kalmış çok parlak, parlak olduğu kadar da çok hazin bir harekettir ve M.S. 600. yılda meydana gelmiştir.
                       O sıralarda Japon denizinden, Hazardenizi'ne kadar uzanan ve Çin'i, İran'ı, Bizans'ı titreten Göktürk İmparatorluğu, entrikalar yüzünden Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Doğudaki devletle Batıdaki devletin arası, saraya ve orduya sokulmağa muvaffak olan, Çinliler ve diğer yabancılar yüzünden iyice açılıyor . Doğu Göktürk devletinin basında bulunan Kara Kağan kendinden önce hakan olan ağabeysini zehirleyen Çinli yengesiyle evlenmekte mahzur görmüyor ve bu katil kadının fettanlığının esiri olarak Çinlilere alet oluyor. Bu yüzden Göktürk devleti, birçok parlak muharebelere rağmen yıkılıyor ve o bölgede bulunan Türkler Çinlilere esir düşüyor. Çinliler Türkleri Çin'e hicret ettirerek şehirlere dağıtıyorlar. Bu arada Kara Kağan'la kardeşinin iki oğlunu ve diğer Türk ileri gelenlerini Çin'in merkezi bulunan SÎYANGFU şehrine götürerek orada ikamete memur ediyorlar. Çok geçmeden Kara Kağan orada tutsak olarak ölüyor. Bunun üzerine Çinliler rehine olarak Kara Kağan'ın kardeş çocuklarından Tung Yabgu'yu Çin sarayına hapsediyorlar. Serbest bulunan Kara Kağan'ın diğer yeğeni KÜRŞAD ise her gün Türkleri kurtarmak için çareler arıyor.
                        Tam bu sırada diğer Türk beyleri de gizli toplantılar yaparak, Çinlilere isyan edip Çin împaratorunu öldürmeğe ve böylece, yere düşen gök bayrağı yeniden yükseltmeğe karar veriyorlar. Bunun için çok yiğit olan herkes tarafından çok sevilen KÜRŞAD'I kendilerine Hakan seçiyorlar. Fakat bunu duyan KÜRŞAD ihtilale baş olmayı, saldıranların en önünde dövüşmeği kabul etmekle beraber. Hakanlığı reddediyor, '”Millet için dövüşmek ve bu uğurda gerekirse Ölmek bana yeter. Hakanlık sarayda hapis bulunan amcamın oğlunun hakkıdır.” diyor. Birçok yalvarmalara rağmen Hakanlığı kabul etmiyor. Böylece herkes, uzun tartışmalardan sonra KÜRŞAD'in feragat örneği olan ısrarı karşısında onun teklifim kabul etmek zorunda. kalıyor. Ertesi akşam saraydan dışarıya gezmeğe çıkacak olan Çin Hükümdarım öldürmeğe ve hep beraber Çin sarayım basarak Tung Yabgu'yu kurtarıp Hakan ilan etmeğe ve yeni bir Türk devleti kurmaya karar veriyorlar. Baskın gecesi sözleşilen zamanda, Çin sarayının etrafında toplandıkları vakit, aksi bir talih eseri olarak bardaktan boşanır gibi bir yağmur yağmaya başlıyor.
                         Yağmurun altında biraz bekledikten sonra, Çin Hükümdarının bu akşam dışarı çıkmaktan vazgeçtiğini öğreniyorlar. Bunun üzerine, Çinlilerin bu teşebbüsten herhangi bir şekilde haberdar olmaları ihtimaline karşı, baskının başka bir aksama bırakılmasını doğru bulmuyorlar. Bu ihtimali önlemek için, baskının geciktirilmeden hemen o gece yapılmasını uygun görüyorlar.
                         KÜRŞAD arkadaşlarının adlarım bir, bir okuyarak hepsini yoklama ediyor. Türk milletinin en ileri gelenlerinden 40 Bey'in orada hazır olduklarım görüyor. Artık daha fazla beklemeden Çin İmparatorunun sarayına saldırıyorlar. En önde yalnız KÜRŞAD yürüyor… Sarayı binlerce Cin askeri muhafaza etmektedir. Saldıranlar ise yalnız kırk kişi… Yıldırım gibi düştüğü yeri yakan, kasırga gibi önüne geleni süpüren 40 kişi… Birkaç dakikada dış kapıdaki muhafızları tepelediler, sarayın bahçesine doldular ve oradan iç kapıya yüklendiler. Orayı da geçtiler… Şimdi İmparatorun dairesine doğru yürüyorlar. Fakat bu Çinli askerler ne kadar da çok… İlerden, geriden sürü sürü saldırıyorlar.
40 kahramandan ikişer, üçer yaralanıp düşenler var. İşte nihayet İmparatorun dairesine ulaşabildiler. Fakat odalar bomboş. Hiç kimseler yok. Acaba İmparator bu kadar çabuk nasıl da kaçabilmiş?
                          Neyse uzun boylu düşünmeye meydan yok. Geri dönmek lazım. KÜRŞAD, “ahırlara doğru çekileceğiz” diye buyruk veriyor ve ahırlara doğru yol alıyorlar. Fakat her adımda karşılarında yüzlerce Çinli peyda oluyor, dövüşe dövüşe yürüyorlar. Beş on Çinli yıkılıyor ve bir kahraman devriliyor. Nihayet kırklardan ancak ondördü ahırlara ulaşıyor. Kendileri yürüyüp gidinceye kadar vakit kazanmak için, üç kişi, ahır kapılarında artçı olarak bırakılıyor. Diğer onbir kişi atlara binerek Vey Irmağına doğru dörtnala koşuyorlar. Yorgun ve yaralı onbir kişi, ırmağın kenarına vardıkları zaman, akşamdan beri yağan yağmurlar yüzünden kabaran suların köprüleri söküp götürdüğünü görüyorlar. Sekiz saat önce, geçit veren sular, şimdi geçilmez olmuştur. Düşman durmadan yaklaşıyor, saldıranlar sürüler halinde binlerle geliyorlar. Karşılarında yalnız onbir kişi var… Yağmur durmadan yağıyor. Ara sıra çakan şimşekler gerilmiş yüzlerin!, büyümüş gözlerin! aydınlatıyor. Ellerinde kılıçları, Türk'e yaraşan bir fütursuzlukla atlarının üstünde dimdik duruyorlar ve ölünceye kadar çarpışmak üzere düşmanın yaklaşmasını bekliyorlar.
                              Artık düşman yaklaşmıştır. Göğüs göğüse atılıyorlar ve çarpışmaya başlıyorlar. Onbir kahramandan her biri birer birer devriliyor. En son da KÜRŞAD gün doğarken 40 yarasından kanlar sızarak can veriyor ve gözleri açık olarak cesedi atinin üstünde dimdik kalıyor. Bu esnada Vey Irmağının suları deli deli akıyor ve yağmur yağmaya devam ediyordu.
                             Bu kahramanlık menkıbesi birkaç gün içinde Cinde bulunan bütün Türklere yayılıyor ve onlar arasında bir kurtuluş ruhu ve bir ihtilal havası yaratıyor. Çok geçmeden de hepsi birden isyan ederek KÜRŞAD'ın yolundan hürriyet ve istiklale                         kavuşuyorlar…
               Kim demiş,
               Kürsad kemikle etti,
               O bir kişi değil,
               O bir devletti,
               Bayraktı,
               Vatandı,
               Bir özge candı,
               Tepeden tırnağa kıpkızıl kandı…        

 dizeleri Kürşad'ın şehadetini anlatmaya yetiyor olsa gerek…



  YİĞİT KÜRŞAT

Türk'e  zulüm reva mı?
Çıkmaz mı  yiğit Kürşat?
Türk birliği heva mı?
Çıkmaz mı Yiğit Kürşat?

Zindanları yakmalı,
Çin seddini yıkmalı,
İcabına bakmalı,
Ikmaz mı yiğit Kürşat?

Beklenir oldu Kürşat,
Etmeli Türkü irşat,
Bize türk birliği şart,
Çıkmazmı Yiğit Kürşat?

Nerde eski Türk gücü,
Çoğaldı börtü böcü,
Kime dayanır ucu,
Çıkmaz mı Yiğit Kürşat?


Yiğit Kürşad baş çeri,
Kırk yiğit verir seri
Oğuzda başka yeri,
Çıkmaz mı Yiğit Kürşat?

Doğudan başlamalı,
Turfanda kışlamalı,
Pis Çin'i haşlamalı,
Çıkmaz mı yiğit Kürşat?

Ağaç gürler dalıyle,
Ses çıkarır haliyle,
Kırkını bir eliyle
Çıkmaz mı Yiğit Kürşat?

Hacı Yusufa selam,
Güleme nasıl gülem,
Öl desin ben de ölem,
Çıkmaz mı Yiğit Kürşat?

Komplekse kapılmadan
Türke zulüm yapılmadan
İtilip kakılmadan,
Çıkmaz mı Yiğit Kürşat?

Türkler birlik olmalı,
Yüzlerimiz gülmeli,
Herkes bunu bilmeli,
Çıkmaz mı Yiğit Kürşat?

Huzur bulur hür dünya,
Görmez Türk'ü Kör dünya,
Oğuzsoylum der dünya,
Çıkmaz mı Yiğit Kürşat?

 

YAZARINA TEŞEKKÜRLER KİME AİT BİLMİYORUM..


 

ÜSTTE MAVİ GÖK ÇÖKMEDİKÇE,

ALTTA YAĞIZ YER DELİNMEDİKÇE,

SENİN İLİNİ VE TÖRENİ, KİM BOZABİLİR ?

EY TÜRK ! TİTRE VE KENDİNE DÖN !

Kırk yiğit tek yürekti, kırk can hepsi de Kür Şad!

Kırk yiğit hepsi Kür-Şad meleklerle bakışır
Bozkurt başlı sancağa şahikalar yakışır
Ah yağmur, sanki tufan, sinsi karanlık gece
Bir isyana ad oldu kırk yiğit ve kehanet
Çözüldü tane tane sır düğümlü bilmece
Yağmurlarla yıkandı kaderdeki ihanet
Kırk yiğit hepsi Kür-Şad meleklerle bakışır

Ülkemde güneş batmış bahtıma küsmüş afak
Gökte ay parçalanmış bozkırı sarmış nifak
Ötüken! Ah Ötüken, kutlu dilek kapısı
Kardeş kardeşe küskün bozulmuş töre, nizam
Yağmur humması tutmuş, kırgın yemiş yapısı
İhtiraslar uğruna yok edilmiş intizam
Ülkemde güneş batmış bahtıma küskün afak

Ruhu karanlık düşman dirliğime hor bakar
Bozmak için düzeni, törelerimi yıkar
Kara Kağan gafletten, uyanmayı bilmez mi?
Bunlanmış bakışları, hala yaban sözünde
Irkıma kabus olan kahpeliği silmez mi?
Esaret buldu işte İ-Çing Katun dizinde
Ruhu karanlık düşman dirliğime hor bakar.

Şu Göktürk illerine reva değil gördüğüm
Kürşad'ların ruhuyla çözülecek kördüğüm
Siyangfu sokakları kırk yiğide dar gelir
İstiklal ateşiyle siliniyor bu zillet
Çinliye esir olmak hür ırkıma ar gelir
Bin üç yüz sene sonra diriliyor bu millet
Şu Göktürk illerine reva değil gördüğüm

Artık Tanrı dağları küs bakmasın yurduma
Baykuşlar dokunmasın, el girmesin orduma
Bozkırdan kalksın duman ufka gerilsin ölüm
Yorganın olsun gökler sarsın seni bu ateş
İhtilaller utansın boynunu büksün zulüm
Ay gibi bölünmesin yeniden doğsun güneş
Artık Tanrı dağları küs bakmasın yurduma

Dar gelsin dünya âlem Türk'e kefen biçene
Aslını inkâr edip Türklüğünden geçene
İbret olsun tarihe Kürşad ve kanlı düğün
Mazinin derinliği kırk yiğide şan olsun
Uçmağa vardığında, çehresi gülsün göğün
Yaktığınız meşale tarihe nişan olsun
Dar gelsin dünya alem Türk'e kefen biçene

Lakin bu düğün için yıldırımlar çakmalı
Kırk bir ülkü çığlığı bu ateşi yakmalı
Çünkü Kağan'ın kalbi yorulmuş tasa ile
İflah etmez bu illet, teninden çeker canı
Pusatlar şakımalı en kutlu yasa ile
Yükselmeli Gök bayrak, süslemeli cihanı
Lakin bu düğün için yıldırımlar çakmalı

Ant verilir o yüzden “Gök girsin, kızıl çıksın”!
Bu kapkara kaderi en kutlu birlik yıksın
Ak başlı kartal gibi, süzülerek geceye
Kana boyansın beden açsın kızıl laleler
Atinin güneşini ısmarlayıp yüceye
Bozkıra beste yapsın çağlayan şelaleler
Ant verilir o yüzden “Gök girsin, kızıl çıksın”!

Ruhu özgür olana engel olur mu çokluk
Ölüm-dirim cenginde denktir varlıkla-yokluk
Ah o derin karanlık, rüzgâr yolumu keser
Gece pusuya yatmış isyanlarda kâinat
Kargışlar eder gibi sanki bahtıma eser
Ve meşale yakılır bütün bunlara inat
Ruhu özgür olana engel olur mu çokluk


Ölümsüzlük şan olur, Türk'ün namlı bahtına
Geri dönmek yazılmaz, kırk yiğidin ahtına
Yaş yürür Gök-Börü'nün kuruyan gözlerine
Bir savaşlık ışıkla geceyi gündüz eder
Kırk yiğit kenetlenip Kür-Şad'ın sözlerine
Büyük bahtiyarlıkla gayyaları düz eder
Ölümsüzlük şan olur, Türk'ün şanlı bahtına

Lavlaşıp süzülürler yıldırım çakar gibi
Kararlıdır gözleri son defa bakar gibi
Gürlüyorken o buyruk bir veda gibi gökten
Şimşekler suskun kalır öfke çakar esaret
Anlarlar ki bu düğün bir hediyedir haktan
Kırk yiğidi bin yapar yürekteki cesaret
Lavlaşıp süzülürler yıldırım çakar gibi

Mavi gök parçalanır, akarlar bir sel olup
Ötüken'e uçarlar kanatlı bir yel olup
Ölüm kızı uzanır ilk önce Turumtay 'a
Sunar tatlı şerbeti, içerler kana kana
Aşkı alnından öper Yamtar ile İl Kaya
Sungur, Gümüş ve Yumru dehşet saçar cihana
Mavi gök parçalanır, akarlar bir sel olup

Ey ölüm sinsi ölüm korkulur mu hiç senden
Son hain düşmedikçe can sıyrılır mı tenden
Vey ırmağı dile gelse anlatsa o mahşeri
Köprüler yıkılınca ölüm dansını yazan
Anlatsa destanlaşan on üç kahraman eri
İşte Gümüş, Böğü Alp, Tunga ve Kara Ozan
Ey ölüm sinsi ölüm korkulur mu hiç senden?

Zaman kalbine yazdı kırk yiğit ve Kür Şad'ı
Sonsuza anıt yaptı kırk bir kahraman adı
Bozkurt soyu sönmesin, tuğlar düşmesin diye
Hepsi bir yürek oldu korkuyu bilmediler
Acun sonsuz yaşasın budun kurtulsun diye
Ölüm sağrağı içip yine yenilmediler
Zaman sonsuza yazdı kırk yiğit ve Kür-Şad'ı

Kırk yiğit tek yürekti, kırk can hepsi de Kür Şad!

 

Ey ölüm sinsi ölüm korkulur mu hiç senden
Son hain düşmedikçe can sıyrılır mı tenden
Vey ırmağı dile gelse anlatsa o mahşeri
Köprüler yıkılınca ölüm dansını yazan
Anlatsa destanlaşan on üç kahraman eri
İşte Gümüş, Böğü Alp, Tunga ve Kara Ozan
Ey ölüm sinsi ölüm korkulur mu hiç senden?

Zaman kalbine yazdı kırk yiğit ve Kür Şad'ı
Sonsuza anıt yaptı kırk bir kahraman adı
Bozkurt soyu sönmesin, tuğlar düşmesin diye
Hepsi bir yürek oldu korkuyu bilmediler
Acun sonsuz yaşasın budun kurtulsun diye
Ölüm sağrağı içip yine yenilmediler
Zaman sonsuza yazdı kırk yiğit ve Kür-Şad'ı

Kırk yiğit tek yürekti, kırk can hepsi de Kür Şad


Kürşad Durna

bu yer çin seddi'dir, bozkurtlarda düşecektir esir, bu yer çin seddi'dir, bozkurtlarında kahır gecesidir. bir elleri ateş tutar, bozkurt ufkudur. bir elleri kılıç tutar, kahramanlığın sembolüdür. gökyüzünde özgürlüğün havası, yaralı bozkurtların kanar yarası, yiğitlik inkar edilmez, teke tek dögüşte yenilmediler. bin yıllardan bu yana, gel haberi nerden verek. korkak takımı değil bu, gökte ay burcu değil, kırkbir kılıçlı yürek, kırkbir kan pınarı, akmaz. göl olmuş ney ırmağında, derenin kenarından kalktı kürşad, kollarında kan, yüreğinde ok yarası, sanki iki canlı kahraman, tövbeye getirir insanı, tenhaydı, tenhaydı valitler, çırılçıplak kusursuz bir yağmurdu yağan, baktı gerilerden bozkurtlar, karnında açlığın ağır boşluğu. kınlarında kılıç, baktı kolları vurulu. cehennem yürekli bir yiğit, baktı bir garip ötügene, bir gerilere, düştü geride bıraktığı yavruları aklına, düştü, kürşad'ın oğlu aklına, düştü, gerilerde bıraktığı tay'ı nasıl uçarlardı çin seddi'nde. şimdi böyle çaresiz ve bağlı, böyle kaderinde esirlik, sığanabilirdi tanrı dağlarına, bu dağlar kardeş dağlardır, nice bozkurtlar doğurandır, bu dağlar utandırmaz adamı, at koşturan kahramanları, bir atımda çinli vuran, usta elleri utandırmaz, bu oklar bir kere bile faka bazmadı, çinliydi karşısındaki korkup kaçmadı, esir düşsede kırkbir kahraman asla yılmadı. yamtar bir devdi, oturunca bir sürü et yerdi, güreşte yere gelmezdi sırtı, karnı tokken, bir vuruşta çinli sererdi, ne yazıkki bu esirlik onuda bitirdi. kıtlık başlayalı, ay üçe bölüneli, aca ba tanrı türklere mi kızmıştı? bozkurtlar esir düşmüştü, kara kağan kahrından ölmüştü, şimdi ne olacaktı, çıktı kırbirlerden biri, baktı sonu gelmez bu esirliğin, vakitlerden bir güneş doğumu, düşündü kürşad, düşü gecelerden kara, bir hayra yoran çıkmaz, yer bitirir bu esirlik adamı, sığdıramaz kaygısını kainata, düşünür kürşad, sorgusuz sualsiz, ey türküm! hallarımı aynen böyle yaz, rivayet sanılır belki, rüya değil, bu bir gerçek, paramparca olmuşum, okumuzu, atımızı ve avımızı töremizi, kağanımızı alıp gittiler, hepside armağandı bize ötügenden, düşmanımızdı, kanlımızdı, çin seddi'yle komşuydu sınırlarımız, kız alıp vermişiz yılar boyu komşuyuz yaka yakaya, birbirine karışırdı insanlarımız, bilmezlikten değil, iyi niyetten, budur katlimize sebep suçumuz, yoktur türk'ten başka dostumuz, gayri barbara çıkar adımız, kavgacıya, türküm! hallarımı aynen böyle yaz öğüt sayılır belki, rüya değil, bir destan, bir kahramanlık, vurun ulan! vurun dedi kürşad, ben kolay kolay ölmem, özümde yiğitlik, kavmime verilmiş sözüm var, halden bilene, nice kan döktük, ömrüne doymadan nice kağanlar yitirdik, içing katun denen bir illete yenildik, kalleşce,, hayınca çinli'ye yakışır şekilde, arkadan. dağlardan, tepelerden, at üstünden çocuk, çoluk, ana, bacı, bozkurtlar çin baskınına karşı koyanda, yaşları daha on yedi de, çinli vuranda, bizim genç bozkurtumuz kürşad yakışıklı, kahraman vurun yiğitler vurun! demiş, namus günüdür, ve şaha kaldırmış atını, türküm! hallarımı aynen böyle yaz rivayet sanılır belki rüya değil bu gerçek kırkbir yürekli yiğit saldırmış, kürşad, yamtar, gök böğü, bögü alp, yumru, ve daha niceleri. gök çökse, yer delinse vazgeçmem demiş yiğitler, tanrı kızmışmı acaba türklere, bu fırtına, bu yağmur, bu rüzgar nasıl yağardı, nasıl boşalırdı ardaktan, bir hayra yoran çıkmaz, bir bilseniz! kala kala kalmıştı on üç kılıçlı yürek, çıkmış içlerinden kara ozan, kılıçsız, kopuzuyla gider kara ozan oyalamak için çalarda bir türkü, çinli almak istemiz kopuzu, demiş kara ozan; çin sarayını versende değişmem kopuzumu, çin çekerde kılıcı ozana, fırsat vermeden vurur kafasına, ney nehrine varınca, çare yok, barmarkal ve çobayıkmış suya atlayacak, ipi tutacak, iki canlı kahraman uçmağa varacak. vurun, vurun! dedi kürşad; namus günüdür, kaldırmış kılıcı havaya, birer birer yıkılırken bozkurtlar toprağa, kalan varsa ayakta, o da kürşad, 'yirmi ok yesemde düşmem' dedi kürşad, siz uçmağa varsanızda, yaşayacaktır budun, kanımızın son damlasına kadar kanlanır yurdun, gözün arkada kalmasın, yüce kürşad başbuğum.



Yorumlar alınıyor...
Arşiv
Anasayfa Birgo Nedir? Nasıl Birgo'larım? Kullanıcı Sözleşmesi Blog Yardım Bize Ulaşın